19 Aralık 2014 Cuma

Beyzade'nin Beyzadeliği

Baş Not: Komik bir yazı değildir. Aksine sevgi kusmalık bir yazıdır. Okumak isteyene...

Siz hiç yeşilin en güzel tonunu gördünüz mü? O öyle bir yeşil ki sinirliyken içinde yeşil alevlerin oynaştığı, güşdüğünde içinde yeni umutların filizlendiği ve üzgünken seni ağlatabilecek yaşlarla pırıltılı yeşildir, efendim. Nasıl anlatsam? Gülüşü öyle güzel ki kanserli bir insan hayata yeniden bağlanıp umuda sarılır. Beyza'mın gülüşüne sarılır. Çünkü, ben sarılıyorum. Hem gülüşüne hem de kendisine. İlk tanıştığımız gün Kahve Zamanı'ndaydı. Tatlılığıma kapıldı, ben de onun her şeyine. Sonraları hep yanımda oldu. Aramıza zaman girdi, görüştüğümüze tüm zaman silindi gitti. Ey kurban olduğum insan! Sen nasıl bir meleksin ki her kötü olduğumda kendimi senin yanında buluyorum. Kaç gece onunla kaldım ben. Kaç gece ağlarken bana sarıldın? Çok gece. Yıldızlı gecelerdi bizim en büyük umudumuz kızım! Benim en büyük yıldızım senin gülüşünde saklıydı.

İçine sıçtığım hayatımın en kötü gününde sanki içine doğmuş gibi geldi yanıma. O gece boyunca yanımdan ayrılmadı, ayrılmama izin vermedi. Dans edip eğlenmeme ve gülmeme izin verdi. Beraber eğlendik. Güldük. Dans ettik. Ben mal mal hareketler yaptım. Güldü. Çılgın dedi. Sadece bu. Yanıma birinin gelmesini süper sonik sert kız bakışıyla engelledi. Hani birinin bakışlarıyla ölmek varsa o bakış Beyza'nın bakışlarıdır, azizim. Hatun öyle bir bakıyor ki. Hafifçe gülümsüyor. Ama gülüşte "Seni de ananı da sikerim." cümlesi gizli. Bir de hızlı hızlı konuşması var. Bir şeyi harıl harıl anlatırken sesinin son kelimede son hecede kısılmasınından bahsetmiyorum bile. Resmen çayı söyleyip "Bir parmağını daldırsana." diyesi geliyor insanın. Öyle bir şeker. 

Sevgilisi benim babam dediğim insan olur. Kıvanç derim kendisine ama adı Serdar'dır. Evet, tahmin ediyorum düşüncelerinizi. Bu kız ne kullanmış? Jamaika? Bonzai? Ne bokum bu? Ama hey! Dur bak! Buna biz samimiyet diyoruz. Kıvanç babamla Beyzade'm benim buradaki ikinci ailem olur. Edirne'de gideceğim bir yer yok diyemiyorum artık. Sokakta olayım ama yanımda yine Beyza olsun. Çünkü biliyorum ki oldurmayanı oldurur evvel Allah. Tövbe bismillah. (Şu an aile kavgasına şahit oluyorum, çok mağdurum.) 

Ebesini tükürdüğüm, anasını içtiğim, babasına sövdüğüm bu Dünya'da Beyza gibi birini dost edinin derim. Abi kızın düşmanı olduğunuz an kıçınıza sanki dart tahtası monte etmişler de dartlarını atmalarını yaşadığınız andır. Yüce Mevlam'a bazen kendimi "Allah'ım n'olursun Beyza'nın hep küçük fıstığı ve çılgını olarak kalayım. Aksi taktirde çok uzatmadan al canımı. Uğraşamam ben dart tahtasıyla." derken buluyorum. Ya anlamıyorsunuz. Sizi alır itin götüne sokar, sokuma göt yapar sizi. 

Hiç unutmuyorum, bir keresinde uyuz olduğu kıza inat yaptıklarını. Kız tuvalete kapanıp Müslüm Gürses ağa beyimizin klibinde oynamalık bir rol kesilebilir. Beynini ağlar. Midesini sıçar. Helâk olur. Nuh tufanı bir, Beyzade helâkı iki. Haksızsa bile Beyza o konuşmalarıyla sizi Allah kapısına yollar. Secdeye kapanır hacı olursunuz. Bir saatte saçlarınıza ak düştürür. Açıkçası Kıvanç babamın hallerini biliyorum. Ya lış bir şey söyleyince çocuk engelliye dönüyor. Gidiyor geliyor. Amuda kalkıyor. Aşkım demekten dili uyuşuyor. Kazak ısırmış Gülay kadar oluyor hani. Al mesela Taner. O da dedemiz olur bu arkadaş ilişkilerindeki konumunda. Çocuğun kafası güzelken Beyza'nın dilinden sonra birden ayıldı. Şimdi oturup finallere çalışacak mesela. 

Oğlum, aklı olan bu kıza ters yapmaz. Sevdikleri için her şeyi yapan, yağlı saçlarla bile Afrodit olup yanınıza gelen biri. Sen üzüntüden kusarken başında bekleyip sonra seni yatağa yatıran biri. Karnın aç diye gecenin köründe Kemal Abi'nin Yeri'ne götürüp sana yemek yediren ve bir lira para ödetmeyen biri. Daşşaklı kız dediğimiz insan figürü. Birazcık kötü biri olsa Hürrem'in adını kazıyıp yanına kendi adını yazdıracak neredeyse. Yanına da Kanuni Sultan Serdar. Ben de kızları Panda Sultan Seher. Şimdi çok demagoji yapmayalım da benim salak sulak davranıp Beyza'yı aramalarımı, ağlamalarımı, seni seviyorum demelerimi ve bokunu yerim lan diye iğrençleşmelerimi es geçelim. Bu yazının sultanı bizim Beyzade. 

Yaşam fonksiyonumsun sen. Gözlerimin içindeki parılmadamayı asla unutmayan ışıltısın. Kalbimdeki her türlü alet edavatsın. Nefes almamı sağlayan ciğerimsin. Ruhumun en önemli parçasısın. Şimdi bu şapşal pandayı çok öp. Çok sev. Çok bağrına bas. Çünkü sen çok şeysin biz sevdiklerin için. Hayatımızda varolması gereken en önemli kişisin. Hayat bir oyunsa biz de figüransak sen de bizim var olmamızı sağlayan kişisin. 

Öptüm. Bay. 

17 Aralık 2014 Çarşamba

Acıların da bokunu çıkarabilen insan: Türk insanı!

Ulan ne aşk acısını düzgün yaşayabiliyoruz, ne dost kazığının kazıklı acısını ve ne de hemoroid acısını! Mesela ne zaman dost kazığı yesem ilk bir hafta falan sağda solda "Kendi kaybeder ba canım! Benden iyisini nereden bulacak ki susak? Geçeceksin!" diyorum. İkinci hafta açıyorum fotoğraflarımızı, alıyorum kucağıma benzikliğin hediye ettiği kutu peçeteyi, Zeki Müren arka fonda böğtüme böğrüme çığırıyor "Eski dostlaaar!" diye... Sanki beni doğruyorlar! Yok böyle bir acı! Yatakta döne döne Allah'a erişeceğim neredeyse. Yeter lan diyorum. Bıktım artık kazık yemekten! Kazıklı Voyvoda kalkıp dirilecek, gelip diyecek ki "O kadar Türk'ü geçirdim kazığa ama senin en özelini sakladım. Gel uzan şuraya." Nasıl da seviyorum ama kazık yemeyi. Kazık yemeyince düşünüyorum ölme vaktim mi geldi. Millet önündeki maçlara bakar, bense kazıklara. Hadi bana kazık sok diye yalvarmaya başlar hâle gelirsem falan lütfen sevgili dostlarım, kafama ütü bastırın. Beynimin yanıp bir kendini yenilemesi gerekli. Yürüyüşüm bile değişti. Askerlikte takılan enşk yavruları misali yan yan yürüyorum artık. Ah, sevgili Promethus! Bir sen çekiyorsun bir ben! 

Acımı geçirmenin çözümünü nelerde aradım bilseniz. Gittim danslar ettim partilerde. Kustum durdum sağda solda çok zıplayıp hoplamaktan. İç organlarım falan yer değiştirdi. Değişim geçirdim. Eyeliner akıyor, fıntöden oluyor sana lapa bokumsu bir şey. Iy bir tiksinç. Öğğğ! Sokaklarda yürüdüm mal gibi müzikle. Sanki şey, özgür kız klibi çekiyorum. Sağa sola gülümsüyorum. Filmlerde olsa onlar da gülümseyip hayali şapka çıkarır. Ama burası Türkiye. Bana "Bu ne cins bir sapık lan?" diye bakıyorlar. Halbuki ben ne hayallerle gülümsüyorum lan size! Demiyorum ki birden Hint müziğinde "Jeyhoooğğğ!" diyerek oynayalım. Gülümse işte. Gülümsemek sünnetmiş diyorlar. He bir de Afrika'da kadınların sünnet olması. Ay benim vajinamı kesseler ölürüm lan. O ne öyle? Sünnetinize tüküreyim sizin. Böyle sinnet mi olur? Kes memeni, Amazon misali dağıt ortalığı. Sonra sıkılınca "Meme kanseri oldum pampa yaa!" dersin. Ama benim gibi de yapabilirsin. Gidersin piercing'ci abilere. "Deldirmeye geldim!" dersin. Önce bir bakışmalar... Sonra filtreden geçer mavi ekran sonrası. Ardından çaat çuuut! Bir giriyorlar kulağa. İlk yarım saat kalp acım geçiyor. Toygar Işıklı görse klip teklifi eder. Öyle bir surat ifadesi. Bıket kaç kere parmaklarını şıklatıp "Aa bak kuş! Sehercim bak! Hadi oldu da bitti Maşallah! Nazar da değmez inşallah!" dedi. Adaçayı içip durdum acı uyuşsun diye. Ama tamamdır. Mission completed! 

Hemoroid acısı... Hiç çekmedim bilmiyorum ama çok zormuş diye duydum. Götten çocuk doğurmak gibi demişti arkadaşım. Gülmekten midem hoplamıştı, ters dönmüştü. Şerefsizim ben böyle tanım görmedim. Geçmiş ola be kardeşim... Yine de en fenası aşk acısı. Hele ki benimki gibi sokuma götülmüşse lan o güzelim bir hafta. İlk gün döndüm kıçımı "Keyfin bilir." dedim. Akşama ölüyorum. Oturmuş yerlerde ağlıyorum "Kimse sevmeyip gidiyor lan! Gökyüzü bile yağmur yağdırırken en tükürüklüsü gönderiyor, oğlum! Yıldızlar bana parmalayıp sönüyor. Elimi attığım yer kuruyor." diye de hönkürüyorum. İnsanlar tükürüp işedeği yerlerde ağlayan tek kız değilim ama en afillisi bendim. Kimse benim gibi şekil olmadı ağlarken. Kimse çölüme yağmur olmadı. Aksine kaltüs olup battı bana. Kışıma yorgan değil de buzlu ice tea şeftali oldu. Allahsızlar. Orospu çocukları. 

İkinci gün üç çocukla ortada kalmış 20 metre dip boyası olan bıyıklı teyzelere dönmüş haldeyim. Bıyığım olduğundan değil. Düzenli olarak alıyorum. E saçlarım da boya değil ama üzüntüden üç gün yıkanmayıp  oda arkadaşlarımın zorla beni banyoya soktuğunu bilirim. Çöp tenekesi bile benden daha fresh kokuyordu o an. Su falan tenime değince tıslayıp en köşeye kaçtım. Gollum! Gollum! GOLLUM! Gidip arkadaşlarımın beynini sikiyorum olayları anlatıp. Doktorlar dizisi gibi sezonları 30 kere izlettim onlara hayatımı. Kahrolası hormonlarım. Üçüncü gün de bir ağlıyorum görmeniz lazım dumana vurup. Tweetler desen küçük biberlerden daha acı şekilde. Profilime giren ağlayıp çıkıyor. Gören de yılların şeyi var sanar. Bir edebiyat bir demagoji. Oy sansasyonel! Oy flaş! Oy şok! Oy pert! Oy vefat! Vay amık... 

Dördüncü gün. Sarıyorum kızana. Yapma etme. Yapamayacağım sözler falan veriyorum. Hayır, biliyor beni. Ondan tınlamıyor. Geçer diyor kafasına ettiğim. Sonra sinirlenip senin de diyorum. Senin de. Nurhayat suratlı ağlamamla işkence çektiriyorum insanlara. Ne kadar aşklı tweet varsa retweet yapıyorum. E tabi doğal olarak insanlar "Bu kız ne yaşadı ki?" diyor. Sorsanız bir bok yaşamadım ha. Anlatsam merdaneyle kovalarsınız Edirne sokaklarında. Sonra Kıyık'ta alırsınız Kemikçileri. Dövdürürsünüz. Kıçımdan sokmalı serum yaptırırsınız. En kılcal damardan serum vermeli. Öf öf! Fantezilerime bakınız, itinayla. 

Beşinci gün. Gezip tozuyorum. Bir kendime geliyorum. Ama bir koku geliyor burnuma. Jenga gibi dağılıyorum. Bum! Seher yine sahalarda. Verin bana oradan L&M! Açın bir tane Müslüm Baba! Getirin şuradan peçete! Muz verin abi. Muz yemek istiyorum ben. İyi geliyor. Heh! Tamam ablacım. Önümde öpüşüp koklaşın, tamam mı? Yakın canımı siz de. Ooo kardeşim? Al çiçek. Üstüne bir de gözlerini kapat kızın. İnşallah o kız sünnet olmuş olur da çakamazsın. Çaktığım tipli. Çakmağımla çakayım sizlere ben, tamam mı? Allah'ın zındıkları. Me'lûn! 

Altıncı gün. Cidden artık makyaj yapıp "Aaa şu kızan iyiymiş he. Yakıyor. Rüzgâr gibi esip, gökgürültüsü gibi gürlüyor." diyorum. Sonra bir şiir okuyorum bir yerlerden. Yurdumun ve yatağımın yeri göründü. Yorgan altı acı dolu sahneler geldi. Çekilir misiniz? Acil acı çekmem lazım. Hayır, daha duş altında depresyon sahneleri çekip depresyon hırkamı giyeceğim. Ay çekilsene sarı yelloz! Amca! Bir çekil ya! Gömmeyi unutmuşlar seni. La havle... Ama yolun yarısında anlıyorum ki çok saçma. O kadar ağladım ne oldu? Gözlerin şişti. Çirkinleştin. Ömründen belki de birkaç yıl geçti. Ee? Sonra? Ne diye? Hiç. İşte o an anlıyorsun işin saçmalığını. Hayatın ne kadar kısa olduğunu ve acı çekmenin çok saçma olduğunu. İşte o an bir değişim yaşıyorsun. Aynı şu an bana olduğu gibi. Amaaan koy götüne rahmet eylesin yüce Rabbim. 

Şimdi gelelim diğer acı olan Finallerin acısına... İçim yanar içim kanar. Aşk acısı da neymiş diyor insan. Sayfalarca notlar var. Allahın cezası olan eksik notlardan bahsetmiyorum bile. İnsafsız hocalar da derste anlattığını sormuyor. Yok camii çiz. Yok şu kilisenin apsis bölümü neden diksörtgen? Vay efendim sen neden bana serfleri paragraflarca yazmadın? Yazdıysan neden hep aynı. Abi ben serflerin nesini anlatayım? Bir tane John varmış, çok serfmiş hocam. Öyle böyle değil. Serflikten sersefil olmuş hocam. Hocam Allah belamı versin ki, hocam... Of hocam! Of! 

Şimdi elimde çikolatam. Yanımda arkadaşlarım. Bu mübarek sabah saatinde namazımı yine kılmadan -ki kılmıyorum- birazdan uykuya dalarım. Acılı tweetlerimle salak sulak rüyalarımı görmeyi hedefleyerek yaklaşık 5 saat sonraki dersimi bekliyorum. Senin gibisi yok dünyada, Sanat Tarihi! Ağzıma sıçıp yine de aşık kaldırabiliyorsun. Adamsın. Saygılar. 

16 Kasım 2014 Pazar

Gülaylaylaylom bazen sevmeler...

Hopaşınanay! Esmer hatun düşünün. Arnavut biberi gibi acı bir dili olduğu kadar şekerpare misali tatlı lafları, kulağa müzik gibi gelen kahkahası, mini mini eteği ve kömür karası saçları ile hayatımın 3/2'sini kaplamış Fatsa dilberi düşünün hatta. Karadenizin en fındıklı bağrından kopmuş tanrıça lan o! Gülay! Lay... Lay... Lom... Oda arkadaşımın sınıf arkadaşı olarak düştü kalbime. İlk tanışmamız ise ayrı bir olay zaten. İçeri minyon biri girince ilk işim yorganla üzerimi örtmek oldu. (Yalan!) Malum, rahatım da giyim konusunda geceleri. Gülay odaya girince direk yüzünde bir iş gülümsemesi oluştu. "Heh!" dedim. "Bu hatun belli mesafesi olan biri sanırım." Kafasına sarmış anasının yazmasını, çekmiş iyice pijamayı, giymiş kat kat üst hatta ve hatta çorabı bile ölümüne kalın. Demek ki ya kan yok ya da ben çok fazla yanıyorum. Çünkü imkânı yok bu kadar üşümesinin. Ayağını atar atmaz "Aaaa sen Özlem ablama benziyorsun!" dedi bana. Merhaba ben de Seher. Sanat Tarihi okuyorum. İleride aç kalacağımı bildiğimden zengin birine kapak atmayı planlıyorum veya şansım yaver giderse kitap çıkarmayı düşünüyorum. Boğa burcuyum. Kimseyle duygusal manada ikili ilişkilere girmedim, varsa yoksa platonik ağlamalı sıçmalı olanından... 

İşte her şey böyle başladı. Gülay'ın hayatımda etkili olmaya başlaması hatta hayatıma "Siz" kelimesini getirmesi bu tanışmadan yaklaşık 1 yıl sonra başladı. Kan ter içinde kaldı bana o kelimeyi kullandırtana kadar. Ne zaman onunla beraber aynı ortamda olsak ve yabancı biri gelse kesinlikle "sen" deme hatasına düşüyordum. Bir gün en sonunda samimiyetimden dolayı aynı ortamdaki tüm erkekler bana yürüyünce Gülay'ın suratındaki bir kas tik olarak attı. Gözü ufaldı, burun delikleri genişledi ve yüzündeki o "Ben sana soracağım!" gülüşü ortaya çıktı. Allah belamı verseydi de o yüz ifadesine bürünmeseydi. Ama Allah hem belamı verdi hem de Gülay verdi. Ertesi gün aldı beni karşısına "Bak seni son kez uyarıyorum, Seher. Ya insanlarla belli bir mesafeyle konuşursun ya da kendini basit göstermeye devam edersin." dedi. Tabi bunu bu kadar nazik söylemedi ama olsun. Verilen ana mesaj buydu. Yemin ettim hatta yerlere kapandım düzeleceğim diye. Açıkçası inanmadı. Haklı. 1 senedir gidip gelip aynı şeyleri söylüyor. Bir gün hiç unutmuyorum kafama kalın eski türk edebiyatı kitabıyla geçirdi. O kızın benim üzerimde uğraştığı kadar anam babam uğraşmamıştır. Bir gün cidden baltayla beni kesip "Siz diyeceksin kafasına soktuğum kızı! Yeter lan!" diyecek diye korkuyordum. Hâlâ da korkuyorum. Geçen hastanedeyken istemsiz bir "Sen" lafı çıktı doktora. O an Gülay'daki parlayan gözleri görmeliydiniz. Avını gözüne kestiren avcının bakışlarıydı bunlar. Adeta bir kartal... Yavru kartal! Beşiktaşım oley! Beşiktaşım oley! 

Hastane demişken bizim Gülay'la olan hastane maceramız var ki tadından yenmez. Bir gün regl ağrısından dolayı hastaneye gittim. Yanımda kalan tek insan evladı Gülay'dı. Yine her zamanki gibi giymiş cicilerini. Doktor gelmiş diyor ki bana "Gebelik şüpheniz var mı?" Geri zekalı. Adamın suratına desibel desibel kahkaha atmak istedim. Hunharca ağlamak. Hiç sevgilim olmadı demek. Elim erkek eline belki tokalaşmak için değdi demek istedim. Bacağına sarılıp sümüklerimi yeşil doktor pantolonuna sürmek istedim. Ama yaptığım tek şey "Hayır." demek oldu. Ama adam inanmadı lan. Gitti test yaptırdı. Orospu çocuğu madem benim sözüme inanmayacaksan ne diye soruyorsun da psikolojimi bozuyorsun? Bir de test sonuçları çıkınca gevşek gevşek "Hamile değilsiniz." demez mi? La havle kuvvete illa billa! Oğlum ben kimle yapacağım o çocuğu? Önüme gelenle olmayacağına göre? Hayır oradan bakınca kerhane kaçkını gibi mi görünüyorum itoğlu it?! Terbiyesiz. Münasebetsiz. Sıfatsız. Neyse efendim Gülay'la mal mal gülüyoruz biz. Yan kabinde Allah'ın bile etmediği barzo takımı var. Adamın giydiği takımı görseniz milli yas ilân ederdiniz o günü. Üç beden büyük lila gömlek, parlak siyah kundura, sanki seneye de giyerim mantığıyla alınmış ceket ve pantolon... Surat desen tipi nedeniyle felç geçirdik. Sürekli bizim kabinin oradan geçiyor. Koğus ağası mübarek! Biz Gülay'la adama gömerkenkabinin önünden öyle biri geçti ki ben kendimi sedyeden attım yere artık. Yahu sen nasıl bir şeysin? Allah seni yaratmış ki biz kadınlar elinde mendille gözü yaşlı bir şekilde ardından bakalım. O altın saçlar sırma gibi anacım! Boy pos endam desen on numara beş yıldız. O gülüş? Sen gülünce güneş ışıldar be! Hele gözleri... Gökyüzünden iki parça düşüp gözlerine konmuş senin. Sağa bakıyoruz içimiz kararıyor, sola bakıyoruz salyalarımız siliyoruz. Leonardo! Adını Leonardo koyduk. Sen buraya gelsen de kalbim acıyor doktor desem... Desem ah! İçimde yara kaldı lan çocukla hiç konuşamadım diye. Sonra biri daha girdi içeri. Esmer yakışıklısı! Sonra biri daha! Artık ruhumu teslim edecektim. Tüm Best of The Model'ler toplanmış doktor olmaya karar vermiş. Tam böyle gözümüz gönlümün açılmış. Atmışız bacak bacak üstüne. Yine gelmez mi bizim barzo? Çıkarmış kafayı bize bakıyor. Tabi bizdeki de şans. En güzel göründüğümüz zaman barzo çıkagelir, mal mal surat ifadeleri yapıp güldüğümüzde de model doktorlar. 

Kaderimize ağlarken bizi içerideki ağır hastaların yattığı kısma aldılar. Hemşiri görseniz kendinize ütü basarsınız. Adamdaki iticilik Ajdar'da yok. Bir de gelmiş Gülay'a diyor ki "O elindeki arapça mı? Ben arapça biliyorum ama okuyamıyorum." Osmanlıca kafasına sıçtığım herifi. Osmanlıca! Gelen soruyor giden soruyor. Biri de çıkıp Kuranı Kerim demedi ya ona şükrediyoruz... Biz bana sedyede işkence uygularken birden bir ses duyduk. Anam? Yoksa? Biri böğürüyor. 

"Öööüüüüööaaağğk!" Oha dönüştü! 

"Hıııaaaaaöööğğğğaaaüüğğğağk!" Gülay kalk! 

"Üüüaaaaaaöööööğğğğğğğğ!" Lan çabuk! 

"Hööööööööğğğğğkkk!" Artık kesin karar verdik, gelen kişi Hulk. Plan yaptık. Hemen benim serumu alıp tekerlekli sandalyeye bineceğiz ve özgürlüğümüze doğru yardıracağız. Biz odanın en sonundayız. Hulk önce nefes darlığı çeken teyzeyi yer. Zaten çok yaşlı. Ardından orta yaşlı amca var. Tamam. O da nirkaç sene sonra ölürdü alkolden zaten. Sonra da biz. Hulk, teyzeyi yerken camdan atlar tekerlekli sandalyelerin yanına doğru rahatça koştururuz. Tam planı tekrar ederken sesler kesildi. Aynı anda Gülay'la korkup iman power moduna geçtik. Nas'lar Felak'lar havada uçuşuyor. Allah'ım bir daha bunu yapmayacağımlar'ı saymıyorum bile. Perdenin oradan kafamızı çıkarmış bakıyoruz gelene. Ayak sesleri öyle böyle değil. Bam, güm, bam, güm! En sonunda ayak seslerinin sahibini ve seslerin sahibini gördük. Kusup öğüren göbekli Trakya emeklisi amca. Abi ben o kadar kusan insan gördüm ama böylesini ilk defa gördüm. Korktuk. Sıçtık. Öldük. Dirildik. Öyle ki bana ikinci serumu taktılar bembeyazım diye... 

Hadi bu yine iyi. Gecenin 1'ine kaldık yurda dönerken. Yaşam'dan yurda geçeceğiz. Nereden baksan 10 dakika sürüyor. Bir Allah'ın kulu yok. Rahatız çünkü her fakülte binasında iki güvenlik görevlisi ve her yerde kameralar var. Motorsikletle desen çok rahat bir şekilde 30 dakikada bir devriye yapıyorlar. Sülalem rahat anlayacağınız. Bağıra çağıra şarkılar söyleyip gülüyoruz. Ben bir ara gülerken sağa sola çarptım. Ya benim bu halime çözüm yok yani. Yok. Allah beni böyle dengesiz yaratmış. Denge bileklerini denemedim ama umudum sıfır. Kezâ bir süre sonra toparlanıyorum. Biz öyle yürürken bir ses... 

"Ciiieeeaaaayaaaeeeğğğkk!" Ananı bacını o ne ya? 
"Ciciciciciciiiieeeaaaağğğğkkk!" Lan ne oluyor? Durduk solunlandık. Dikkat kesilmişiz. Bir şey daha duysak o metrelerce olan topuklulara bakmadan kıçımıza vura vura koşacağız yurda kadar. 
"Cieiecieeaaacaaacieeeööüüaaaeeeiiiyaaağğk!" Koş abi, koş, koş, koş, KOŞ! Sürü olarak geliyorlar resmen. Nasıl bir şehir lan burası? Kuşu bile manyak! Kuş dediğin "Cik cik!" diye öter. Bunlar nara atıyor, savaşa çağırıyor resmen! Gülay'la elele tutuşmuş halde koşuyoruz yurda doğru. Tam yurda 50 metre kala durup solunlandık. Resmen etek kafama geçti benim bir ara koşarken. Dağıldım yani. Gülay ise sadece soluk soluğa. Ne saçı bozuldu ne kıyafeti. Ulan rabbimin bana nanik yapmasına gücendiğim kadar hiçbr şeye gücenmem. Hep ben öcüyüm millet superman! 

Bir kez daha gece mevzumuz oldu. Onda da suçlu ben olabilirim. Geçen gece gıcık olduğum motorcu vardı. O yanımızdan malca geçince beddua ettim. Ama Gülay beni uyardı. Yapma dedi. Etme dedi. Bak sonu sana dokunacak dedi. Tabi abi kız yaşamış biliyor. Akıllı. Ben öyle miyim? Yoo. Hep aykırı gidiyorum. Biz birazcık ilerlerken bir baktık İktisadın orada kaza var. O topuklularla nasıl koştum bilmiyorum ama ilk ben koştum. Kenan soruyor Selahattin'e "Dolu musun?" Bir an durup bismillah dedik. Ne dolusu? Kurtlar Vadisi Pusu oldu bu okul iyice lan! Selahattin gayet sanki yanında sakız varmı demişler gibi "Doluyum." dedi. Ben bozuntuya vermiyorum. Geçen seneden beri "Emanet" adı altında olan bir şey taşıdığını gayet birinci ağızdan öğrendim ben. Ama Gülay'ım bilmiyor. Tırnağının ucuyla beni tutup "Ne dolusu ya?" dedi. Ah Gülay... Canım Gülüm... Kanayan Gülüm... Burada neler dönüyor bir bilsen... 

Neyse gittik adamın yanına. Adam yerde yatıyor. Anasını satayım ben sanki yerde evladım yatıyor da 28 yıl tıp okumuş biri gibi bağırıyorum. "Dokunma! Beyin kanaması olabilir! Kafasını vurdu mu? Ay kozan ölüyor! Ay ambulans! Çekilin ben ilk yardım biliyorum! Gülay gitti kızan, kanka! Yüüz on ikii! Onu arayın ay ay ay! Dokunma dedim sana! Kıpraştırmasana kızanı! Şşş! Konuşabiliyor musun annecim?" 

Sonra Gülay beni bir çekti. Bir tane patlattı koluma. "Sana ne oluyor be? Sanat Tarihi okuyorsun kızım sen! Tarihi eser değil, insan o! Çekil kenara. Kavga mavga çıksa ilk sen ölürsün. Gel yanımda dur." Kız haklı beyler. Yani benim orada kıçımı yırtmam boşuna. Beyin kanaması geçirse adama açık ameliyat mı yapabileceğim sanki? Ben düğmemi zor dikiyorum daa! Birinden polis lafı çıkınca yerde ölü gibi yatan adam zınk diye ayağa dikildi. 

"Aaaa yaşıyormuş. Kalktı..." Günü bitiren sözler benden çıktı yine. Gülay'ın benimle günlerce dalga geçmesine neden olan bu olaydan sonra bir daha asla doktorculuk yapmayacağıma kanaat getirdim. En az "siz" kadar çok şey kattı bu olay bana. Not 2. Sazan olmak yok. Olay varsa ve yapabileceğin bir halt yoksa kenarda izle. 

Peki ya Beşiktaş maçlarımız? Ertuğrul, Gülay'ım ve ben! Unutulmaz üçlü. Unutulmaz mekân Zübeyde Hanım Parkı. Gittik maça. Üstümde Gülay'ın verdiği Beşiktaş forması ve yanımda gururla yürüyen yavru kartalım Gülay. Girdik içeri. Kurulduk üçümüz de yerimize. Maç başladı. Tezahüratlar, marşlar, tekbirler... Her şey güzel gidiyordu. Bir bayanın maçta bulabileceği huzur vardı... Ta ki maç kızışana kadar. Abi ben hayatımda duymadığım küfürler duydum. Arkamdaki çocuk soyunacaktı artık sinirden. Hakem çıkınca edilen küfürleri yazmak istemiyorum ama en yaratıcı olanı "Ananın bilmem neresine fişek girsin!" oldu. Kızandaki fantezi dünyası ayakta alkışlanır. Önde bir tanesi tek başına inadına marş söylemeye, milleti gaza getirmeye çalışıyor. Arkadaki "Beşiktaşım oley! Beşiltaşım ol-hav!" diyerek köpeğe dönüşüyor. Marşların sonunda "Dıkşın dıkşın dıkşın!" diye bağıran insan evladı çıkıyor. Atkısını perde geçiren oluyor. Sandalye kafamızın üstünden uçuyor. Ama bizdeki tepki öne eğilip kahkaha atmak oluyor. Maçlara aslında maçı izlemeye değil de gülmeye geldiğimi fark ettim çünkü bir bok anlamıyorum. Örneğini vereceğim şimdi. 

Kale bizim kalemiz. Ama benim bundan haberim yok. Orada büyük bir kızışma var. Sonunda bir bağırdım "Vursana artık lan!" diye. Herkeste bir sessizlik. Hani ne yaptım ki? Niye kimsede çıt yok? Gülay'a döndüm ipucu için. Gülay bana gülerek bakıp ağzımı kapatıyor. "O bizim kalemiz, Sehercim." İşte bu cümle bar ya? Beni öldürdü. Yer yarılsın içine gireyim Allah'ım. Üstüme çimento döksünler Allah'ım. Şeytan deyip taşlasınlar beni ama bu işkence, bu utanç bitsin Rabbim! Hadi buna tamam. Ama ben koskoca Demba Ba'yı nasıl öbür zenci ile karıştırırım ya? Nasıl?! Tamam çoğumuz karıştırıyoruz ama adamın formasındaki ismi görüp hâlâ Demba Ba diye inat etmek neyin kafası? Gol olmadığı halde sevinç çığlıklarım? Ya lütfen biri bana açıklayabilir mi? Neden? Niye? Niçin? Bir de gol olunca hödükleşip trolleşmem? Önüm gelene sarılıp dalağımdan gelecek şekilde tezahürat yapışım? 

"LÖLÖLÖLÖLLAAAAÖÖÖAAAAĞĞĞĞ! OOOOO BÖÖŞÖÖÖKTÖÖÖÖAAAŞŞŞ!" 

Korkuyorum kendimden... Çok hem de... Ama ben o maça Gülay için gidiyorum. Sırf güleyim diye. Osmanlıca'yı sırf Gülay öğrettiği için seviyorum. Geceleri Yaşam'da takılmayı hatta beylerbeyi'nin devami müşterisi olmayı Gülay'la vakit geçirip eğleneyim diye seviyorum. Herkesin hayatında bir adet Gülay olmalı. Durun! Fikrimi değiştirdim. Olmasın. Çünkü, o sadece bana özel olmalı. Hastanedeyken benim üstümü örten kişi olmalı o. Ve sadece beni örtmeli. Bana kızmalı iyiliğim için. Yanlışlarımı örtmeli. Düzeltmem için kızmalı. Moralim bozulduğunda mantıklı konuşmalı. Sırf iyi hissedeyim diye yalan söylememeli. Bir daha kötü hissetmeyeyim diye doğruyu söylemeli bana. Ama bana yapmalı bunları. Benden başkasına Osmanlıca öğretmesin mesela. Benden başkasına "Siyer!" demesin. İstemiyorum. İçim acır benim. Bir tek bana demeli "Dolu musun kardo?" diye. Bir tek ben anlamalıyım onun aklından geçeni bilip beraber gülmeyi. Gülay'ın değerini bilmeyen o kadar çok kişi var ki... Size kızarsa sevinin ya. Mutlu olun. Çünkü sizi cidden seviyordur. Hele ki sana vurup sana karışıyorsa kalk horon tep anasını satayım. İşte o zaman cidden önemsiyordur seni. Gülay'ımı anlatmakla bitmez ki. Onu yaşamak lazım. Hayatımın seve seve kabul ettiğim 3/2'sisin, Gülay. Teşekkür ederim hayatımda olduğun için. İnan ki bana yaptıkların için seni her zaman çok daha fazla sevip kalbimde yerini daha da derinleştireceğim. Nice rezil olmalık Beşiktaş maçlarına, kardo. 

Pandalı çikolata için teşekkürler. Gülaylaylaylom galiba bana göre sevmeler... 

27 Eylül 2014 Cumartesi

Hamza süiti çilesi!

Bazen düşünüyorum yahu bu çocuk ile bu 7 yıl nasıl geçmiş? Ben nasıl katlanmışım bu abazaya? Hatta diyorum ki nerede benim şehrin altın anahtarım? Hadi ben iyi, yine 7 yıl da garibim Yunus ne yapsın? 15 yıldır Hamza'nın nazlı hâlini çekiyor. Ben de diyorum bu çocuk neden bu kadar sessiz çok konuşmuyor! Meğersem bu Hamza'dan önce çok konuşkanmış da Hamza bunun enerjisini almış. Vah vah. En şanslımız da Hakan. 3 yıldır... Sadece 3 yılcık! Korkuyorum bu çocuk da hayattan soğuyacak ya da Meriç'in boklu sularına kendini bırakacak diye. Çok da hayat dolu... 

Allah'ın belası canım kardeşim iğnesini olmayıp bir de sinirlenme lüksünü göstermiş. Babasına atarlanmış bir de. Yahu babası hacı be! Hacı! Adamın baktığı kapanıp namaza yöneliyor. Bu gelmiş adama kafa tutuyor. Adamın içinde gizli Zeus var. Çarpıyor direk. Bir keresinde bizim okula gelmişti. O okyanus mavisi gözler... O kâbeye sürülmüş beyaz sakallar... O hacı yağı kokusu... O... İşte... Şey... Nur inmiş surat? Hayır, kızgın görmesem evet ama sinirlenince odanın köşesine çekilip ileri geri sallanıyorum ben. Şimdi Hamza sinirlendirince adam öyle bir beddua etti ki çocuğu travma bölümüne aldılar. 30 tane kablo çıktı çocuktan. Biraz daha zorlasaymış biz bunu direk Cehenneme yolluyormuşuz. Çok töbestağfurullah yarabbim... 

Ben böyle topukları kaba ete vura vura hastaneye gidiyorum tabi. Olayı duyunca nasıl durayım yurdumda? Duramam. Kardeşim diyorum be çocuğa. Her türlü nazımı çekiyor. Ağladığımda sarılıp "Tamam be çirkin. Geçecek." diyor. Belki çirkin demezse ağlamam durabilir de işte. İlla gömecek, gömük surat. İt... Girdik içeri sağ ayakla. Ben de o gün kısa elbisemi giyip babaanne hırkamı giymiştim. Hasır topukla resmen The Walking Dead kadrosunu içimde barındırıyorum. Efendime söyleyeyim bu salağı rahatça buldum çünkü Allah bana Hamza'yı bulmam için gps falan yerleştirmiş. Çünkü, aynı üniversitede karşılaşmış olmamız? Bu? Gerçekten Allah'ın sınavı. Başka hiçbir şey değil. Yunus'un da dediği gibi. Dönüm noktamdı o an benim. Dönüp gitseydim demek ki... 

Hamza'ya azıcık ilgi gösterip anne şefkati verince baktım bir nazlar bir mızmızlanmalar. Ay dedim bu çocuk yine başladı hatun gibi davranmaya. O an monitörü alıp kafasına geçirsem çok iyi biliyorum ki Hakan ve Yunus'un hiç şikayeti olmaz, hatta ve hatta bana pisliği temizlemek için yardım ederlerdi. Ama işte üçümüzün içindeki hayvan sevgisi öyle kuvvetli ki yapamıyoruz. Bir de çişi gelmiş beyfendinin. Tutamazmış. İşeyecekmiş. Çok kötüymüş. Ağzından bile işeyebilirmiş. "İşe lan! Ağzından işe!" dediğimde de bana kabloyla vuruyor it! 

Dayanamadım bunun bu mızmız tavırlarına, gidip doktora "Bizim şu salak kızanın işeyesi gelmiş. İşetelim mi artık şunu? Yoksa başımıza bela olacak." dedim. 

Doktorla armut bulmuş ayı gibi sırıtan Hamza'ya doğru yürüdük. "Sana sonta takalım." Amanın! Ne yaptın doktor? Hamza'nın o an ağzından işeyebileceğine kanaat getirdim. Sonta taktıracağına ikinci bir işeme yerimi bile üretebilirdi o an. Çok ciddi söylüyorum. Sıradaki Nobel ödülü buna gelirdi üstün başarılarından dolayı. Korku genelde Hamza'nın beynini açıyor. O beyninin örümcek ağları kaybolup o çarklar dönmeye başlıyor. O yüzden direk doktora dönüp aynı anda "Olmaz!" dedik. Ben bir de bunun "Ay oram acıyor! Ühü ühü!" laflarını mı çekecektim be? Yunus hiç dayanamaz o monitörü geçirirdi Hamza'ya. 

Doktor o gözlüğün ve o geniş omuzlarının hakkını vererek çiş için ayağa kalkıp gitme izni verdi. Bana da diyor ki sen gelme. Anasını satayım gelsem ne olacak ki? "Dur çekil ben tutarım." mı diyeceğim? Tabi ki de üstelemeyip defolmasını izledim. Ben de çarşafı düzeltip dururken yan sedyede bir böğürme sesi! Anam! Lan! Yoksa? Hulk mu geldi? Oğlum hayır ya. Ben aynı korkuyu bi daha yaşayamam! Geçen hastaneye geldiğimde elimde serumla çıplak ayak fantezisi şeklinde çıkışa koşacaktım ahan da bu sesler yüzünden. Korkarak perdeyi açtığımda zavallı deyip acıdığımız hasta ve kimsesiz amca profili çıktı karşıma. Otomatikman kalbim acıdı. Gerçekten de acıdı. Bir yutkunamadım. 

"Ne oldu amcacım?" dediğimde "Susadım." dedi. Kıyamam ya. Kimsesi yokmuş. Kızı çok uzaktaymış. Gidip hemen su almaya gittim. İçimdeki ses "Çıkışa bak davar!" deyince elimde su ile kapıya çıktım. Bir baktım Hamza malı elinde sigara ile ilker, Hakan ve Yunus'la konuşuyorlar. O an o sigarayı alıp onun götüne sokacaktım ama Hakan ve Yunus bana doğru dönüp "Niye sigara içtiriyorsun?" diye çemkirince bir an dört kafaları çıkmış gibi baktım onlara. Lan kim kime içtiriyor? Kim kime izin veriyor? Ne sigarası? Çişim geldi adı altında skeciyle Hamza hepimizi uyuttuysa bu suç sadece benim olmamalı. Her zamanki gibi sinirimi saklamak istediğimde yaptığımı yaptım. Arkamı hızla dönüp söverek amcanın yanına gittim. Amcaya suyunu verip Hamza efendinin gelmesini bekledim.

Ulan şu yandaki amca bile daha akıllı davranıyor. Her ne kadar kıyafet çıkarma huyuna sahip olsa da sağlığı için tek başına da olsa uğraşıyor. Ama bizimki öyle mi? Hem mızmız hem de ilgisiz sağlığı için. Aynı şeyi geçen sene ben yaptım diye serum içirmekle tehdit etti. Ama ağzımdan değil... Allah'ın zıkkımlı kare kökü Hamza. Tehdidi gibi pislik insan! Nefes alan her kıza selam veren abazanus! Ama benim canımın tam içi olan kardeşim! Hiç unutmuyorum Escape 22'de zorla doğum gününe götürülüyorum Damla tarafından. Sırf neşem yerine gelsin diye. Gülüyorum da bir halta yaramıyor ki. İçimdeki neşe ilk defa o gün sönmüştü. Zayıf karakterli biri olsam ölmeyi bile düşünürdüm ama güçlü olduğumdan sadece sessiz duruyorum. Yine konuşup gülüyorum ama her zamanki macun yemiş kıro erkek enerjisi yok bende. Hamza'ya mesaj attım gelmesi için. Anında anladı konuşma tarzımdan bir şeyler olduğunu. 15 dakika sonra yanıma geldi. O gün deli gibi sarılıp ağlamıştım "Kanka çok yoruldum. Bugünlük pes etmiş kız modunda olacağım ve tişörtüne sümüklerimden iz yapacağım." demiştim hatta. Bana da kızmıştı olanları anlattığımda. Neden ona haber vermiyormuşum. Ben onun kardeşiymişim. Burada birbirimize iyi bakmalıymışız. Beş dakika sonra yine 28 diş sırıtmaya başladım. Neden? Çünkü yirmilik dişlerim hâla çıkmadı. Çok acıyor be... 

Şimdiyse bu saf çocuğu yatakta böyle kablolarla görünce o kadar kötü oldum ki. Bir tek Hamza anladı endişelendiğimi. Sürekli soruyorum nasılsın diye. Diğerleriyle konuşurken gözüm Hamza'da. Üşüyor diye çarşaf buluyorum. Resmen çocuk doğurmadan anne oldum. Yakında kapıdan içeri dualar okuyarak girip Hamza'nın sırtına havlu sokacağım. Çantamı bile feda ettim lan onun için! Bana adam gibi mangal yapmazsa masaya dizerim yedi ceddini onun! Gerekirse koyun kesip kanını alnıma sürecek. Beni alakadar etmez ama o mangal yapılacak! Neyse bunlar gelince ayaklandım. Hastaneler benim en büyük kâbuslarımdan. Şimdi geçmişte yaşadıklarım düşünülünce bence gayet normal. Kaç kere kalbim durdu. Kaç kere bilincim kapandı. Kaç kere deştirdim kendimi... Bir ara doktor falan olacağımı düşündüm. Artık tıbbi terimleri bile biliyorum. Yakında ameliyatlara falan beni çağıracaklardı da insanların içini sevme olayım farklı olduğundan vazgeçtik. Hasta-doktor ilişkisinde yürüdük gittik. 

Velhasıl kelam efendime söyleyeyim atarlı giderli modunda "Ay ben çok bunaldım dışarı çıkıyorum. Gelmek isteyen varsa gelsin." deyip çıktım odadan. Bu bendeki özgüveni Neslihan'a taksak var ya kız Hürrem olur çıkar başımıza. Hiç arkama bakmadan çıkmak nedir abi ya? İnsan bir bekler. Yok! Kafam atmış ya bir kere? İtlik yapmam farz olmuş ya? İbadet olarak insanlara çemkiriyorum hani? O soğukta orta direk Şaban gibi tek kalsaydım kendime ne gömerdim ama. Al işte mal, nah geldiler yanına! Derken Yunus'un hayattan bıkmış yüzünü ve Hakan'ın sırıtan suratını görünce ufaktan ufaktan teşekkür ettim Allah'a bana salak şansı verdiği için. Ama şansa bak ki ölümüne donuyorum. Biliyorum ki bacaklarımı örtmezsem çocuğum olmayacak. En kötüsü çocuklar sakat doğacak. 6 parmaklı olup ateş topu atan bir çocuk bile olabilir. Mitolojik hayvanları hep sevmişimdir ama asla yarı hayvan yarı insan bir çocuk arzusu taşımadım içimde. A be tövbeler olsun!

Biz bankta oturmuş gülerken Hakan'ın verdiği hırkasıyla ve parfümüyle aşk yaşarken bizim Yunus içindeki hayvan sevgisine uyarak kedinin birini almış kucağında uyutuyor. Hamza yetmiyor mu sana çocuğum? Eh be evladım? En büyük hayvanımız o zaten. Resmen fok. Hem de foklar da yalnız. Bizim Hamza da yalnız. Foklar... Lisedeyken alkolü bana dikine koklattıklarında foklar için ağlamıştım. Buna yavru kediler ve yaşlılar da dâhil. O an biri beni videoya alıp Youtube'a koysalardı tıklanma rekoru kırardım. Babam da beni kırardı. Böyle 300 ışık yılı hızı şiddetinde gelen bir yumrukla hem de. Hey gidi, hey. Allah kurtardı vallahi. Hele ki müdür. O gün görseydi beni, ertesi gün kendimi disiplin kurulu önünde bulurdum. Alkolü bana koklatanlar başkası, disipline giden ben! Bu resmen kiloyu yanaktan verip göbekten almak kadar acımasız bence... Ah! Zalim hayat.

Bir zaman sonra dışarıda saçmaladığımı fark ettim. Yok efendim yıldızlar ne yıldızmış, vay efendim ayakkabım güzel miymiş, sonracıma adım neden Sehermiş... İşte bunlar hep saçmalamak! İşte bunlar hep sıkılmak! Bir ara ayağa kalkıp kıçımı onlara dönecektim. Ellerimi arkamda birleştirip uzaklara dalıp gidecek ve "Buralar vakti zamanında dudluktu siz biliğin mi?" diyecektim. Hatta o elbiseyle amuda kalkıp kendimi tımarhaneye kapattıracaktım. Belki de kediyi kuyruğundan tutup sallayıp "Hayde breee!" diye atacaktım çalılıklara... Allah'ım yaşamak çok zor ya! Üzgün surat.

Gel zaman git zaman baktık dışarıda da sıkılıyoruz. Girdik içeri. Bir baktık tekerlekli sandaleyeler. Oh shit! Durur muyuz? Asla! Koştuk üç salak sandalyelere doğru. Üçümüz binip birbirimize çarpıyoruz bilerek. Hastanede bir lunapark esintisi var adeta. Aman Tanrım didim! Ben Hakan'a çarpıyorum. O bana pek fazla kıyamqyıp Yunus'a resmen gömülüyor. Yunus da bana acımayıp ağzımı burnumu kırıyor. Doktorlar geldiğinde de kolları sarkıtıp yüzü ekşitiyoruz "Aaaaay! Çok hastayız! Ölüyorum! Ah belim! İlikli yerim ağrıyor aaaay!" diyoruz. Biz salağız evet ama doktorlar değil. Bize bakıp "Bunlar da hep alkollüyken çocuk yapma deneyi ürünleri." diye düşünüyorlar. Baktık kovulacağız. Kalktık gittik Hamza'nın yanına. İçeri bir girdim çocuk kıpkırmızı. Tahmin ettiğim gibi kriz tutmuş. Sigara krizi. Zaten ya sinirliyse kızarıyor, ya gülerse ya da kriz tutarsa. 007 James Bond olsak ne yapardık? Tabi ki operasyonla bunu dışarı çıkartırdık. Cool bir şekilde bunu dışarı çıkarttık. Geri zekalı kendini göstere göstere sigara içiyor. Ulan mal! Yakalanırsak hepimiz azar yiyeceğiz. Biz bunu gölgelere sokuyoruz, bu çıkıyor! Vampir ol da sarımsakla otur ağla e mi? Babanın duası ile çarpıl e mi? Tespihle sana vursun da Kur'an yırtan çocuğun dramına dön e mi? Vicdansız mahluk.

Yaklaşık 3 saat sonra hepimizin uykusu gelmeye başladı. Yan sedye boş olunca gittik yattık oraya. Yunus sandalyeleri birleştirmiş uyuyor. Biz yatıyoru sedyelerde falan. Doktor bir girdi içeri. Kadın kahkaha atmaya başladı. Hadi Hakan'la bizim keyfimiz yerinde. Ben fotoğraflarımı gösterip bir şeyler anlatıyor ve anırıyorum da Yunus? Çocuğu yakında beton mermerde yatırıp hasta edeceğiz. Ah annem! Üstündeki örtüyü de Hamza almış... Resmen burayı öğrenci evine döndürdük. Hakan'ın tek oynamayı bildiği çiğ köfte yoğurmalı -bana göre çamaşır yıkamalı- şopar dansını yapa yapa ortam yapacaktık aslında. Ya da cidden malzemeleri alıp çiğ köfte yoğuracaktık. Ama ben o köfteyi tavana atmam. Pislik yuvası her yer. Ey Allah'ım... Ey Allah'ım da kovulduk biz Hakan'la bulunduğumuz ortamdan. Saatlerdir dört yapraklı yonca olan bizi ayırıp iki yapraklı yonca yaptılar. Allah belanızı versin! Allah sizi kahretsin! 

Kalktık gittik bekleme salonuna. Tüm gece boyunca Hakan'a sardım. Çocuğun canını çıkardım resmen. Susmuyorum da. Uykum var uzanmışım ama hâlâ konuşuyorum. Çok şükür uyurken susuyorum diyeceğim de ben uyurken de konuşuyormuşum. Allah benim eşime sabır versin. Gece gündüz konuşan eş mi olurmuş lan? O ne öyle sürekli açık fermuar gibi... Çok sabır, Tanrım ya rabbim... Hakan aşağı, Hakan yukarı. Hakan bana şunu ver, Hakan bana bunu ver. Hakan azıcık sus, Hakan niye susuyorsun? Sus bana cevap verme, Hakan! Hakan hırkanı ver koklamam geldi! Hakan bak hırkam gizel kokuyor. Hakan saçların niye yumuşak? Hakan uçları neden sert? Hakan o sakallarla hacca gitmeyi planlıyor musun? Hakan sen eşittir Yumoş... Ben her ne kadar benimle bir daha konuşmaz desem de fark ettik ki gülmekten yıkılıyoruz. Belki de o gün tek olsaydım Hamza ile cidden bunalıp yastıkla onu boğabilirdim. Ama o gün her ne kadar Hamza hasta da olsa o dahil hepimiz gülebilmeyi öğrendik. (Subliminal mesaj vol.3735)

Şimdi buradan çıkardığımız iki şey var. Birincisi, Hamza çok mızmız. İkincisi de, ben cidden çok konuşuyorum. Abi sanki son söylediğim bilinmiyormuş gibi...

Sevgili Hakan'ın da dediği gibi "En birinci benim!" 

Wiggle Wiggle Wiggle Wiggle... 



14 Eylül 2014 Pazar

Ezanlar susmasın bu ayaklar kokmasın!

Allah kimseye şu son 6 aydır çektiğim çileyi acıyı vermesin. Ulan benim ayağım çiçek kokardı, çiçek! Şimdiyse bok kokuyor! Peynir kokuyor! Dedemin götü gibi kokuyor! Ama hayır... Ben ah aldım. Abim bana kesin beddua falan etti. Yoksa mümkünatı yok bu kadar kokmasının. Her eve geldiğinde tüm ailecek hönkürürdük "Ayağını yıka lan, korkarca!" diye. Şimdiyse bana neredeyse para verecekler yalın ayak sokağa çık diye. Utanmasalar ayağını kes at diyecekler. Lan ne yapayım? Kokuyor! Evlere gidemez oldum. Hastanelik olmaya korkuyorum ayakkabıyı çıkartırlar diye. Ki zaten korktuğum başıma da geldi. 

Geçen gün bacağıma ne yaptıysam artık hareket edince acıyor, nefes alsam bile zonkluyor. Böyle nasıl desem? Sanki bacağıma tecavüz ediyorlar ya da böyle alıp orta yerinden kırıp yeniden kaynatıyorlar. Öyle Allah'ın cezası bir şey oluyor bacağıma. Baktım kötürümler gibi yürüyorum -yürüyen kötürüm mü varmış?- bir spastiklik hâli falan. Anneme dedim "Kalk kız beni hastaneye götürün sakat kalacağım." Kadın bir depar atmış aşağı kata. Resmen uçtu. Ya da ışınlandı. Bilemiyorum ama 5 saniye içinde o kahrolası merdivenleri indi. Binadaki tek araba sahibi olan teyzeme durumu izah ettiler. Dakikalar sonra tüm bina bizim eve akın etti. Ben de daha taytımı giymeye çalışıyorum. Öyle göt göbek mal meydanda gelenlerle göz göze geldim. Allah'tan hepsi hatun kafilesi. Yoksa kıçımdaki benime kadar bileceklerdi. Düşünsenize? Bir ortamdayız, erkekler konuşuyor kendi aralarında. Birden biri çıkıp diyor "Ohoo oğlum o da bir şey mi? Biz Tahsin'in küçük kızı Seher'in götünde ben olduğunu biliyoruz. Yiuhahahahah!" Vallahi kan gövdeyi götürür. Katliam çıkar. 21. Yüzyıl Aksu'larının kan davasına şahit olur tüm Dünya. BBC her gün bizi konu alır. En az Kraliyet Ailesi kadar popüler oluruz. 

Neyse ah vah dediler. Yazık olmuş dediler. Ay bakayım dediler. Bacağımı tutup kaldırdılar ben bağırırken. Hatta çekip salladılar resmen. Anasını satayım sanki damızlık hayvan seçiyorlar Kurban Bayramı için. Aloo?! O bacak la, bacak. Artık o bacak çıkmadıysa bile çıkmıştır diye düşündüm. Düşünmedim değil. Sonunda ablam imdadıma yetişti "Açılın ben ilk yardımcıyım!" diye. Yıllar önce iki üç kere gittiği salak bir yerden aldığı karta dayanarak diyor şunu. Birine suni tenefüs yapsa adamın yaşayacağı varsa bile ölür. Zaten atan bir kalbe atmıyor deyip kalp masajı yapacağına bile inancım tam. Çünkü onun adı Sema, soyadı Aksu. Çünkü o bizim evin çok bilmiş bayanı. Benim manevi annem ve her iki yanağımda da parmak izini bırakmış bir mal. Daha üç günlükken "Ay ne tatlı şeysin sen öyle!" deyip suratımı tutup sallamış davar oğlu davar... Diyorum ya? Bizim sülalede bir şeyi tutup sallamak genetik bir sıkıntı. Allah başka şeyleri tutturup sallattırmasın... 

Gittik hastaneye. Yolda da gitmeden önce o piti piti yapıyoruz Samatya mı Cerrahpaşa mı diye. Sonunda acili çok şık ve modern diye Samatya'yı seçtirdim. Bir de hep yakışıklı doktorlar orada. Ama en önemli faktör orada hemen bakıyorlar sana. Gittik. Oturttular beni tekerlekli sandalyeye. Anacım ne zaman ona otursam beni gülme tutuyor. Elimi ağzıma kapamış morarana kadar gülüyorum. Anneme bakıp "Kafada mı sıkıntı var?" dediklerini duyduğumda gülmeyi sonlandırdım binbir güçlükle. En son istediğim şey deli damgası yemek. Şimdi burada hayatımın aşkıyla tanışırsam boşuna kaderime engel olmayayım şuh kahkahalarımla. Evvela aldılar beni içeri. Yüzüstü yatırdılar. Dedim yine açacaklar o kıçı. Açtılar da.

"Ameliyat mı oldun?"

"Yok bende bir huy var. Canım sıkılınca bıçağı alıp kestaneyi yarıyorum. İşte en sonunda nasıl yarmışsam dikiş gerekti. Doktor da götüme Dünya haritası şeklinde dikiş atmış. Ya sabır! Benim burada canım yanıyor, sen bariz olan bir şeyi soruyorsun! Evet ulan, evet! Ameliyat oldum! Şimdi bacağıma ne olmuşsa bir baksanız da şuradan gitsem."

Zaten şu diyalogdan sonra bana iyi bakacaklarına inanacak kadar acı beynimi kemirmişti. Sen resmen doktoru orada göt ettin Seher! Sana nasıl iyi baksınlar? Sana ata verilen iğneyi vermediklerine şükret. Ya da bir odaya sokup... Aman yarabbi! O da ne? Resmen buldozere hemşire kıyafeti giydirip makyaj yapmışlar ve peruk takmışlar. Abi! Lan! Oğlum?! Elindeki iğne mi onun? Ahanda götümden sokup ağzımdan çıkarak. Allah benim belamı vereydi de ben o lafları doktora demeyeydim! Tuttu kolumu. Bağladı lastik eldiveni. Sonra Allah ne verdiyse girişti şırıngayla. Kanı öyle bir çekti ki tüm bedenimdeki kanı pompaladı resmen. İğneyi zaten sokuş şeklinden bahsetmiyorum bile. İkinci iliği de alsaydı eli değmişken inanın ki. En sonunda bana ağrı kesici serumu takıp beni gözyaşları içinde yalnız bıraktılar. Ablam geldi sarıldı her zamanki gibi. Keşke bir de suratımı göğsüne sokmasa da nefes alabilsem... 

Gel zaman git zaman doktor geldi sonunda. Bir an yani 10 yıl o sedyede kalacağım sandım. 3 saattir goygoy yapıyorum diğer hastalarla. Kahkahalar havada uçuşuyor ama benim bacak hâlâ sızlıyor, hareket ettirince anamı bacımı doğruyorlar sanki. Doktor efendi resmen bana gelip "Bacağını hissedemeyince gel. E o zaman da zaten felç oluyor." dedi. Amına koyayım senin diyemedim. Diyemedim. Çünkü geri zekalı insanları çok iyi bilirim. Merhametsiz şerefsizleri de. Laftan anlamazlar. Zaten doktorların alayı it! Şu hayatta iyi kötü demeden nefret ettiğim tek meslek sahipleri, doktorlar. Zaten dizisini de hiç sevmezdim ama Show inatla yayınlardı. 

Ablamın arkadaşı geldi bizi almaya. En sonunda annemle karar verdik ilik aldırdığımız yere gideceğiz. Cerrahpaşa. Sıradaki durak. Şimdi bir de orada kadavramı çıkartana kadar didiklerler beni. Bu hastaneler adamı daha da hasta eder. En büyük örnek bundan 6 sene önce. Apandistin olduğu yer acıyor benim. 5 hastane gezdik bulamadı susaklar. Gelen karnıma bastırıyor, giden karnıma bastırıyor. En sonunda dayanamayıp "Yeter daa! Artık patlamamışsa bile patlamıştır apandist.? demişti babam. Sonra da Murat Kekili'ye bağlamıştı herif. Doktoru gebertmeden çıktık hastaneden. Ertesi gün uyanamamışım ve beni Şişli Etfal'e götürmüşler. Gözlerimi bir ara açtığımda yoğun bakımdaydım. Sonra bilinç yine gitti. Bir kez daha açtığımda yine yoğun bakımdaydım ama bedenimden 163837 tane kablo çıkmış, makinalara bağlıydı. Meğersem uyanamamışım ameliyattan sonra. Kısa bir süreliğine. Neyse o yüzden burada da korktum. Yine bana bir şey olacak dedim. 

İçeri girdik sağ ayakla. "Bismillah" lafı çıktı o iki dudağımın arasından. Yine klasik sorular. Ameliyat olayı yok ama bu sefer. Derken beni travma bölümüne alıyorlar. Demek ki gerçekten de kafamda bir sorun var. Oturmuş bekliyoruz doktoru. Ben ağrı kesici etkisinde saçmalıyorum hâla. Rengim sapsarı olmuş. Ben de farkındayım. Abi resmen hastane köşelerinde doktor beklerken öleceğim lan! Sonunda zat-ı muhterem geldi. Oyş! Seni yaratan anneye kurban olalım biz tüm kızlar! O nasıl bir göz? O nasıl bir ağız? Sen nesin? Are you disco? Are you cola? E, what are you?! Harrr! (Yazar burada ağrı kesici etkisiyle saçmaladığını izah etmekte.) Muayene etti de, etti mübarek. Et anam! Et! 

"Film çekelim sana."

"Aa? Konusu ne? Rolüm ne olacak?"

Doktor gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp anneme döndü. "Ne verdiler hastanede ilaç olarak?" 

Annem de zavallım saf kadın ne diyeceğini şaşırmış halde. Bir bana bakıp beni susturmaya çalışıyor bir de doktora hangi ilaç olduğunu söylüyor. İki dakika sonra bir iğne daha yaptılar bana. Üzerimdeki sarhoşluk etkisi kalktı. Artık konuştuğum kelimeler daha insanımsı. Deminki gibi aptal sarışın modunda değilim yani. Abi sarışın bile değilim! Neyin kafası bu bendeki? Bir yandan bunları düşünürken bir yandan da yürümeye çalışıyorum ki film yerine gidelim de neyim var anlayalım. Baktım sırada bir sürü kişi. İyice bunalıma girdim. Oturacak yer yok. Ayakta da duracak halim yok. Annem de hâla "Dua oku geçer." diyor. O an gözümü artık kan mı bürüdü bok mu bilemem ama acayip derecede sinirlendiğimi biliyorum. 

Bağırmaya başladım. "Yeter ulan! O kadar dua ettim kabul etti mi sanki yukarıdaki? Ölmesin diye dua ettim ama arkadaşım öldü! Ameliyat olmak istemiyorum diye ağladım günlerce ama o lanet ameliyatı olduğum için spor hayatımda adım adım ilerlerken içine sıçılmadı mı? Sıçıldı! Acı çekerken canımı alsın diye de dua ettim ama yoook! Olmaz! Neden? Çünkü benim acı çekmem herkesi mutlu ediyor başta yukarıdaki olmak üzere! YANİ ŞİMDİ KANSER OLMA OLAYIM %80 İKEN BANA GELMİŞ DUA ET DİYEMEZSİN! Sen dua et, ben çok ettim ve işe yaramadı. Yorgunum ve canım yanıyor. Ayakta kalmaya gücüm yok. Pes. Pes ediyorum." 

Kafayı bir kaldırdım herkes susmuş beni izliyor. Doktorlar bile çıkmış bana bakıyor. Hay amık! Rezil olduk iyi mi? Şimdi küfrederek kovarlar bunlar beni. Ama öyle olmadı işte. Sandalye getirip oturttular, herkes geldi nasihat verdi. Kendi hastalıklarını ve yendiklerinden bahsettiler. Çikolata da verdiler. Kısa günün kârı işte. Dido. Bacağımın filmini çekerlerken o ayakkabıyı çıkar dediler ya? İşte o an cidden ölmek istedim. Ayakkabıyı korkarak çıkartıyorum. Ayağım çok kokuyor abi desem de olmaz. Çıkardım ayakkabıyı. Havayı keskin bir peynirli ayak kokusu sardı. Benim baş yerde. 

Bir cesaret kafayı kaldırıp ekşitilmiş bir surat ekledim ama bıyıklı Türk erkeği olan röntgenci amca bana bakıp "Ne oldu kardeşim?" dedi. 

"Kokuyu almıyor musun abi?"

"Ne kokusu yahu? Ben grip oldum hiç koku falan almıyorum." 

İşte o an zihnimde yeşilçam şarkısı olan "Bütün dünya buna inansa ah bir inansa hayat bayram olsa!" yankılandı. Mutlu mutlu çektirip yakışıklı doktordan sadece 'kas ezilmesi' olduğu haberini alınca evin yolunu tuttuk. Kucağımda çikolatanın ambalajı yatağımda uyudum. O gün beni iki şey mutlu etmişti. Birincisi ahanda bu çikolata. İkincisi ise o abinin grip olması. Teşekkürler, Türkiye! 

Bugünse artık bu işe bir son vermek isteyip ayağımı kokutan tüm ayakkabıları attım çöpe. Babam da artık dayanamadı bu hâlime. Ayakkabı almaya gidiyoruz adlı skeçi oynadı resmen evde. Adam iki dakşkada kısa film çekti. 'Ben senin kız başına kokulu ayaklara sahip olmana dayanamam'dan tut, 'Ayakkabıcıyım ben, sana en iyisini alacağım'a kadar. Vallahi meğersem tüm suç ayakkabılarınmış. Ayakkabının her yeri deri olmazsa -en azından içi- o ayağı kokuturmuş. Benim tim ayakkanılar ya vinneks ya da süngerli içi. Doğal olarak ayak kokuyor. Polyester kıyafet gibi. Ter kokusu eşittir ayak kokusu. Polyester eşittir vinneks. Vay abi! Dünyada kokmamızı isteyen kötücül güçler var demek ki. 

Kalktık gittik AVM'ye. Tüm ayakkabı mağazalarını dolandık. Ulan hepsi mi boktan olur? Tam deri bulduk onu da ben giymem. O ne be? Anneannem bile giymiyor onu. Hem kıyafetlerime uymaz. Babamla en son Deichmann'a gittik. Anacım hepsi güzel ama ayağımı kokuturmuş. Ayakkabıların güzelliğinden öleceğim neredeyse. O mağazada bir saatimi harcadım. Her ayakkabıyla ayrı bir seviştim. Bir tane reyonun önünde sanki sanat galerisindeki sanat eleştirmeni edasıyla durup baktım dakikalarca. Babam baktım Gollum gibi sesler çıkarmaya başladı. Döndüm ne oluyor diye. Meğersem adama daral gelmiş ortalığı dağıtmamak adına sakin olmaya çalışıyor. Acıyıp tam dışarı çıkıyordum ki eskiden bana kafayı takmış olan bir çocukla burun buruna geldim. Beni gördüğü gibi yavşak gülümsemesini takındı. Arkamı dönüp öyle bir baba dedim ki gören de canlı canlı tecavüz ediyorlar sanacak. Hayır, biraz daha kalırsam zaten öyle olacak ama acilen babam gelmeli. Nedeni ise belli. Babam reyondan köşeye dönüp tüm sinirle bize doğru yürürken ben sırıttım, çocuk ise çamaşır suyunda bir saat bekletilmiş gibi beyazlandı. Ne oldu der gibi bakınca bu sefer ben yavşak gülümsememi takınıp "Bacağım acı da düşüyordum. O sırada bağırdım. Neyse iyiyim artık, hadi dışarıdaki ayakkabı mağazalarına bakalım." dedim ve çıktık oradan. Yüce Rabbim! Sana şükürler olsun babama at hırsızı gibi bir tip verdiğin için! Sayende her yanıma gelen sapık erkek korkuyor da yolunu değiştiriyor. Oh şükür! Babama da ayrı yazık. Çıktığımız gibi sigaraya sarıldı. Öyle bir içiyor ki sanki yıllardır sigaradan mahrum yavrucak. Yazık yazık...

En sonunda 6 tane ayakkabı aldırdım babama. 3 çift sandalet, 2 çift babet ve 1 çift spor ayakkabı. Kısmetse kuzenim kendine aldığı ayakkabıdan bana da alacak. 2 spor ayakkabı yapar bu! Eh bir de annemle beraber bana her yerde giyebileceğim bir topuklu ayakkabı alacağız. Oh değmeyin keyfime! Resmen ailemin "Keşke çocuk yapmasaydım!" demesi için yaşayan canlı bir örneğiyim. Herkesin parasını sömürüyorum, hiç demiyorum "Lazım mı?" diye. Daha ablama kıyafet aldırtacağım. Öyle kolay kurtulamazlar benden. Okul başlıyor! Herkes güzel güzel giyinirken ben çingene gibi mi giyineceğim? Allah çarpar beni be! Vallahi evde kalırım! Hocalar dersten bırakır! Okulun sınırlarında barınamam! Ülkeden kovarlar be! Hem... Herkesin annesi babası kızlarına alışveriş yapıyor! Benim neyim eksik lan?!

Ve artık sabreden derviş muradına ermiş. Bir sürü ayakkabım var ve ayağım kokmayacak! İlknur'un aldığı "Canım babama, ayak kokusu için son!" yazan boktan kreme de gerek kalmayacak. Çünkü ayaklarımın çiçek koktuğu döneme dönüş yapacağım hızla. Buna en çok da oda arkadaşlarım sevinecek. Garibanlar, ne çektiler be... 

Teşekkürler, Türkiye! Teşekkürler, bağzı iyi ayakkabıcılar! Ve teşekkürler baba! Bana bir sürü aşık olduğum ayakkabı aldığın için!  

4 Eylül 2014 Perşembe

Bizde ilik aldırmak sünnettir!

Bizim sülale de sanırım gizli tarikatlardan. Yani belki çıbıldak bedenimize bir cüppe geçirip halka oluşturmuyoruz. Ya da halkanın ortasına geçip deli gibi seks yapmıyoruz -Ki öyle bir şey olsa Türk olduğumuzdan olay kan davasına dönerdi ya neyse- ama bizim sülalede seçilmiş olan kişiler çok farklı şeyler yapıyor. O seçilmişler de ben ve İlknur! Buna kalıbımı basarım hani. 

Yaptığımız özürlülük anlarımızı geçersek hastalık konusunda hemen hemen aynıyız. Hiç unutmuyorum. Birgün böyle fazla ayrandan kafam olmuş bi' milyon! Aldım karşıma İlknur'u. Hıçkırdım "Hıçk!" diye. "Ulan kuzen! Anca beraber kanca beraber lan! Şu hayata beraber yumacağız oğlum biz bu gözleri. Yoksa amına koyarım senin bak!" diye saydırdım. 

"E kanka diyelim ki sen erkenden öldün. O zaman ne yapacağım? Kendimi mi bıçaklayayım lan?"

"Öyle yap! Yapsan n'olurdu it?! N'olurdu, ha? Amın feryadı!"

Tabi bundan sonrasını hepimiz biliyoruz. İlknur önce şaşkınca o ela gözlerini açıp ardından gülmeye başladı. Birden o gülüş yunus balıklarının çığırışlarına döndü. Sonra da sağlı sollu Allah ne verdiyse dalıp ensemden tuttu ve alnımdan öpüp "Tamam koçum! Anca beraber kanca beraber!" dedi. Keşke... Keşke normal insanlar gibi ağaç evimizde -oha kafaya bak ağaç ev nedir ya?- bu sözü normal bir şekilde verebilsek ama işin içinde küfür ve dayak olmayınca ritüel tamamlanmış gibi hissedemiyoruz işte. İçimizde bir eziklik bir burukluk kalıyor. Sanki gökte çakan şimşek kıçımızda çakacakmış gibi bir enikleşiyoruz. Yani inanın ki bunlar olmadan olmuyor. 


Zaten ne olduysa ondan sonra oldu. Bizim hatunun lenf kanseri olma olayı bende de patlak verdi. O gün öğrendiğimizde kıçımızla gülüp "Ulan anca beraber kanca beraber dedik de bu kadarına da oha doğrusu!" dedik. Hani Allah'tan ev araba isteriz de ertesi gün hiçbir bok olmaz ama hastalık dediğimizde ölüm dediğimiz yukarıdan üstümğze çuvalla boşaltıyorlar! Yukarıdan üstümüze yakışıklı erkek boşaltın! Olmaz mı? Hııı. Para da olurdu? O da mı olmaz? E bok o zaman! Hoop! Cumburlak! Kuş boku... Teşekkürler, Yüce Rabbim. Çok sağ ol. 

1 yıldır armut gibi hastanelere gidip o iğneyi kendime sokturuyorum. Ah ulan, ah! Ömrümü çürüttünüz be kan alan ablalar teyzeler! O kan öyle alınmaz böyle alınır diye bir gün o şırıngayı geçireceğim gırtlağınıza lan! Diyorum ki "Bakın benim damarlar pek oynaktır. Tam bulmadan girmeyin." Da dinleyen kim? Sokuyorlar. Çıngır çungur karıştırıyorlar. O öyle olmaz ablacım, tuz koy azcık yine karıştır! Bak hele, bak! Hele hele! Tövbestağfurullah! Ebenin donu! Ananın bıyığı! Babanın kıllı döşü! Zeus'un kıçımda patlayan şimşeği! La yeter, la! Yıllarca o iğneyi sokup dirseğimden çıkardınız da ne oldu? Elinize ne geçti arkadaşım? Nedir bu eziyet? Ne bu sadistlik? Bunlar hep bana! Bunlar hep suikast! Bunlar hep katil olayım diye! Allah evinize ateşler salsın inşallah!!!

En sonunda zurnamın zırt dediği yere geldik. İlik aldırma. En büyük kabusum. İki haftadır iş yerinde zombi gibi dolanıyorum. Şudur budur derken ilik aldırma günü geldi çattı. İlknur'a dedim gelmezsen en adi şerefsizsin ibne karı geleceksin! Sağ olsun kırmadı geldi beni. Hiç yalvarmadım gel diye. Ya da hiç her gün mesajlar atıp "Geleceksin değil mi?" diye sormadım da. Hatta ses kayıtlarında ağlamadım da. Geldi. Geldi ve daha ilk dakikadan olaylara imza attık. Biz kan aldırma sırasında bekleyip kıkır gülüyoruz. Kişniyoruz. Anırıyoruz. Arada insanların orasını burasını gösterip dalga geçiyoruz. Sırada bildiğin goygoy yapıyoruz. Derken amcanın biri bir döndü bize sinirle. Adamın ağzı yüzü titriyor. Ahan da kusacak herif! Hep de gelir beni bulur oğlum! Şimdi neler yemiştir o it. Tişörtümü de yeni almıştım. Mahvoldum ay! 

Meğersem herif bize sinirlenmiş. Neymiş sakin olalımmış. Burası hastaneymiş. Gülünmezmiş. Amına koyayım bir dahaki sefere köşeye Mardin'li ağalar gibi çömelip ağıt yakarım. Kuzenim de zılgıt çeker oldu mu amca? Bir de kuzenime kızıyormuş. Bak hele, bak! İte bak! Bak! Bak! Bak! Lan! O benim namusum! Helalim! Sen kimin kuzenine laf ediyorsun moruk? İçimdeki çingeneye seslenip çirkefliğin oha boyutunu yaşattım herkese. Daha ağzını açıp bir şey demediler. İnadına güldüm sorada. İnadına kahkaha atıım. İffetsizliğin amına koyduk hep beraber! Neymiş iğneden korktuğu için gerginmiş. Lan it! Benim birazdan kemiğimi kıracaklar. Sana giren çıkan yok, afra tafra son hızla devam ediyorsun. Git ötede öl. Zaten ahiret yoklamasında yok gözüküyorsun. Cehennem bile kabul etmez senin gibi birini la. Tipine soktuğum...

Kanı verdik. Acıktık. Dedik yemek yiyelim. İndik kantine. Kantin sırasında adamın arkasından babamın gururlanacağı şekilde küfrediyorum. Meğersem tüm sıra beni dinliyormuş. Tüm kadınlar birden birlik olup adama sövüyoruz. Adamın eşgalini çiz deseler çizip vereceğim. Alacağız emaneti adamı oracıkta geberteceğiz. O kadar sinir yüklüyüz hepimiz. Burnumuzdan duman çıkıyor. O halde salsalar bizi bildiğin Assasin Warrior olacağız. Geleni geçeni şişleyip mıhlamak boynumuz borcu olmuş, haraç almazsak rejonumuz çizilecek. Beş dakikada aşiret oluşturdum hastanede. Bu yüzden fazla insan içinde sinirlerimi belli etmemeye çalışıyorum ya zaten. Hadi oturduk bahçede tıkınıyoruz. Bir tane kadın geldi. Oturdu. Kadın bir konuşuyor. Aman! Bir an şüphelendik. Bu kadın hiç mi konuşmadı acaba diye. Ya da hani bu enerjiyi nereden buluyor. Konuştu. Konuştu. Konuştu. Bir an sonra kulaklarım duymaz oldu. Oturduğum yerde sallanıyorum. Her kelimenin ardından tıkınıyor. Çantasından neler çıkmadı ki! Korktum düdüklü tenceresini de getirdi diye. Yemek getirmiş, ayran getirmiş, su, elma, kazandibi, salata... Gözümüzün önünde dünyaları yedi yine de doymadı kahpe. Lan az da bize ver. Acıktırdın it! Bir de sormadığım halde tüm hayatını anlattı. İlknur'la ölüyoruz bakışı attık. Bana mısın demedi ya la! Sonunda Allah'tan ümidimizi kestiğimiz bir an kalktı "Ben gidiyorum kızlar. Allah'a emanet olun." dedi. Nasıl el sallıyoruz arkasından. Ben bu kadını atlattıysam sağ salim, kesin ilik alma olayını da atlatırım. Beynimdeki iliği çekti aldı. Onu bile yemiştir bu. Beklerim. Ne yedin be teyze... Doymadın lan. Yedin de, yedin. Bir an masayla beraber bizi de yiyecek sandık, korktuk.

Çıktık yine polikliniğe. Bir baktım sıra bana gelmiş. Zaten ondan önce de ilik aldıran kişiler ıyardı beni karnın doymuş olsun diye. Normalde yemediğim kadar yedim. Herif kusup bayılmış abi! Ne yapsaydım? Ben de onun gibi rezil mi olsaydım. Keçi sakallı bıyığı ağzından fırlamış asistan doktor adımı seslendi. Korkudan iki damla kaçtı, kaçacak. İçimden tüm duaları okuyorum. Annem zaten hatim indirdi biliyorum. Saatlerdir dua okuyor. Kuranı Kerim'i zihnine kazıdı mı, ne yaptı? Anneme bir soru soruyorum verdiği cevap "Euzibillahii minnillahiii!" oluyor. He anne, he! Euzi meuzi! El fatiha! Ihtinesıratal müstakim! He canikom! Sana da he! 

Aldılar beni odaya. Üç kişi. Anacım bunlar ben sedyeye yatırıp başka şeyler yapacak bence. Organımı mı alacaklar ki? Oğlum! Öldürürüm sizi! Onlar benim organım. Vermem. İliğimi zar zor veriyorum zaten. Doktor uzanıp popomu açmamı söyleyin ufaktan kıllandım. Baktım perdenin ötesinde İlknur var. Heh şimdi kurtuldum! Bana bir şey olsa İlknur odaya dalar Hulk gibi herkesi sıraya dizip si... Neyse! Öcü gibi göstermeyelim kızı. İğneyi yaptılar. Etim uyuştu. Tecavüz etseler hissetmem herhalde. O kadar uyuştum. Ya da kaçmamız gerekse öyle sedyede kıçı açık uzanmaya devam edeceğim. İşte Allah'ın sopası yok. Kime ne ettiysem beni bu hallere düşürdü, Ya Rab! Kadın burguyla girdi belime. Yemin ederim ki gözümün önünde şimşekler patladı, yıldızları gördüm, tüneli ve ışığı gördüm! Ama kimse el sallamadı bana. Ona ayrı bir kırıldım... Kadın kemiğimi kırıp delmeye çalışıyor, olmuyor. Ben artık duvara kafa atıyorum acıdan. Sedyeyi parçaladım, süngeri fırladı dışarı. Yırttım sedyenin derisini. Orada resmen olmayan çocuğumu doğurdum kadın hâlâ giremedi kemiğin içine. Bir ara "Çekil eşekoğlu inek! Çekil de kuzenim alsın!" diyecektim. Hatta "İlknur yetiş bana çakıyorlar!" diye bağıracaktım ki İlknur olsun, yeşil devimiz "Hulk" ama işte belime bir şey saplıyken yemedi. En sonunda o kemiğe girdi ben de duvara girdim. O kemiği kırıp deldi, ben de duvarı deldim. En sonunda bir çığlık atmışım ki of anacım! Tam Oscarlık. Birden bu çektiğim acının hayatımın her noktasında her daim olduğunu hatırladım. Yorulduğumu hissettim. O an Allah canımı alsa öyle mutlu olurdum ki... Genç yaşımda bir tek tecavüze uğramadığım kaldı. İnsanın 21 yaşında olup da bu kadar dert yaşaması inanın ki akıl kârı değil. Geçecek, geçecek de ne zaman geçecek? Ben öldüğümde mi? Sinirden ağlamaya başladım hıçkıra hıçkıra. Saçımı okşadılar. Acıdılar yani bana. Daha da sinir oldum. Daha da ağladım. 

En sonunda bittiği için İlknur'a seslendim. Ayakkabılarımı giydirip aldı beni kollarına, çıktık. Annem koştu. Sarıldı. Baktım annem babam ağlıyor. Aman Seher tut kendini. Ağlama onların yanında. Ama hain gözyaşlarım durmadı. Aktı da aktı. Çok şükür ki İlknur vardı beni güldüren. "Tamam lan ağlama. Vialand'e götüreceğim seni." Dedi. Gülmeye başladım. İşte anahtar kelime bu. Vialand. Benim şu ağızdan çıkma bıyıklı doktor demiş ki "Vallahi kızınız pek bir güçlü çıktı. Herkes bayılırken o tuttu kendini." Ulan davaroğlu davar! Ne dayanması? Duvarı çatlattım! Sedyeyi parçaladım. Çarşafınızı yırttım. Bıraksanız sizi de öldürecektim. Sen gelmiş dayandı diyorsun. Ben sana dayanmak nedir gösterirdim ama dua et ki bacağımı kullanamıyorum. İt oğlu! Köpoğlu! Şu bıyıkları kes ya... İlknur söyle şuna kessin. Çok korkuyorum konuşurken bıyıkları fırlayıp suratıma yapışacak diye. Of annecim! 

Kötürüm gibi yürüye yürüye İlknur'a yüklene yüklene bindik taksiye gittik eve. O gün kaldı benimle. Sonra gitti. Uyudum, uyandım. O burguyla beynimi delen kabuslardan tut bıyıklı insanların beni kovalamasına kadar absürd rüyalar gördüm. Meğersem ateşim var 40 küsür. Ben orada ateş içinde yanıyorum benim mal ebeveynlerim beni örtüyor, ulan açsanıza üstümü! Neyse ki aklı selim tek aile ferdim olan ablam geldi. Bana poşetlerce çikolata ve abur cubur almış. Normalde takla atarım sevinçten ama verdiğim tek tepki inleme olunca ablam anladı bir terslik. Gözlerime sanki domuz oturmuş açamıyorum da. Ablamın minik elini alnımda hissedince kendine has çığırmasıyla mutfağa koştu. Bir geldi ellerinde bezler. Islak bezleri her yerime koydu. Mumyaladı beni resmen. Ateşim düştükçe ağrım azaldı. Biraz daha düzeldim gibi. Tabi ki selfie çekilip koydum facebook'a. O olmadan olmuyor. Sonra götüm başım patlarsa sebebi selfie'sizlikten olur. Ama koyunca da patlıyormuş demek ki. Koymaz olaydım. Gelen giden aradı. Mesaj attı. Bol küfür etti. Neden haber vermemişim. Haber versem ne olacak ki? Geçmiş olsun bizi haberdar et diyecekler hep. Boşu boşuna endişe edecekler. Tabi Mustafa sağ olsun arayıp ağzıma ayrı bir sıçtı. Bir de tehdit etti. Beni bulurmuş nerede olursam olayım. Hayır, Mustafa'dan da korkuyorum. Çocuk bana bir koysa tokadı Mars'a uçarım son sürat. Yıldız kaydı sanıp dilek tutar millet, bilmezler ki ben kaydım Mars'a... 

Şimdi ben işin acısında ağrısında değilim. Benim iliğim Almanya'ya gitti lan! Ben gidemedim, iliğim gitti. O kadar yalvardım o ilik bensiz yapamaz diye! Orada yabancılık çeker. Bilmediği ülke. Benden ilk kez ayrılıyor. Beni de götürün ben sonra dönerim zaten! Ona orada sahip çıkamazlar! ÇOCUĞUMU VERİN BANA! 


9 Temmuz 2014 Çarşamba

Çünkü marjinal hatunluğu Taksim'de severiz biz!

Bugün planlanıldığı gibi Taksim'e gidecektik benim marjinal hatunla. Saat kurdum 11'e ki kalkıp hazırlanayım. Bugünü bana haber eden rüyamı görürken alarmla "Allahu ekber" diye yataktan çıktım. Arkadaşım. Ben Metalica'yı alarm sesi yaparken neyin kafasını yaşıyordum ki acaba? Ben hayırdır? Hayır, hepsini geçtim annem niye uyanmadı bu sese? Evet. Annemle uyuyorum mecburen. Benim kaprislerimi çeken tek aile üyesi. Ay çok sıcak dediğimde o camlar kapılar açık olacak ki böyle efil efil yeller essin odada. Uykum yoksa oturup benimle konuşulacak ki rahatça uyuyayım. Hatta gerekirse beraber gecenin köründe yürüyüşlere çıkılacak ki içimdeki enerjiyi atıp agresif olmayayım. Kısacası, annem benim Sebastian'ım oluyor. 

Whatsapp'a baktığımda İlknur'un son görülmesi hâlâ sabahın 4'üydü. Düz mantık düşünüp uyuduğunu düşündüm. Haydaa! Bu kız neden whatsapp'a girmedi? Yoksa kalkmadı mı? İlknur neden kalkmadı ki? Acaba gece geç yattığı için mi? Ya hastaysa? Anasının kıllı üst dudağı! Aklıma hiç aramak gelmiyor. Neden? Çünkü gözlerim kapalı düşünüyorum! Çünkü uyukluyorum! Ne akla hikmetse Ekmeleddin İhsanoğlu'nu bile düşündüm durdum. Ama kızı aramayı bırak gözlerimi bile açamıyorum. Sanki zımbalamışlar göz kapaklarımı. En sonunda telefonum çalınca yataktan yere yuvarlandım. Bizim ailenin prensesi ve mübareği olduğumdan mıdır yoksa itliğine midir bilemem ama yatağıma iki tane baza koymuşlar üst üste. O kadar yüksek ki otururken bazanın alt tarafına ayağımı basıp öyle çıkıyorum. Düşünün o yataktan kaç kere yuvarlandım. Mesela asla o yatakta zıplayıp dans etmemem gerektiğini acı yoldan biliyorum. 

En sonunda İlknur'un yolda olduğuna dair mesaj alınca jet hızıyla giyinip pamuk prenses modunda olan saçlarımı iki üç salladım belki biraz düzelir diye ama umut yok. Allah'ım? Doğruyu söyle. Ben önceki hayatımda erkektim ve en büyük zevkim masum kadınlara tecavüz edip kanlarında mı yıkanmaktı? En olmadı annem ve babam beni yapmadan önce namaz mı kılmamışlar niyet mi etmemişler ne? Benim saçlarım niye böyle yorgan yastığı gibi? Genlerimle mi oynadılar? Annem bana hamileyken yeterince vitamin mi almadı? Yoksa babam haram mal mı yedi? Niye ben böyleyim? Bari çirkin şansı ver! Onu da vermiyorsun hem çirkin hem de şanssız kaldım. Hele aşkta hiç şanım yok. Yahu arkadaş bir insan hep mi çifte yer lan? Üf.

Güzelce hazırlanıp yola çıktık. Taksim otobüsüne binip ayakta kaldığımız için oturanlara küfrettik. Hayır, ben otobüsteyken ayakta duramam ki? Hep düşerim. Kayıyorum çünkü. İlknur cüssesiyle tutsa da beni imkânsız. Ayağımı burktum. Kafamı direğe çarptım. Amcanın saçını tuttum. Çantamla teyzeye çarptım. En sonunda kalktılar da oturduk. Kızım sen gel otur çok zorlanma dediler resmen suratıma bakaraktan. Özürlü değilim abi. Altı üstü sakarım. Bunu bu kadar büyütüp dedemize sahip çıkalım hadisesine çıkarmayın! Ama iyi ki sakarım. Kutsalı sağlama aldık yine mis gibi oh! Ama demek ki kul hakkına girmişsek hani Taksim'de ineceğimize bir sonraki durakta indik. Allah göstermesin ya Tarlabaşı'nda inseydik? Bence buna da şükür. 

Dedik ki ulan Taksim'de kezo gibi kahvaltı yeri arayacağımıza girelim şu Kahve Dünyası'na. Girdik gördük ebemizin kıllı bacağını. Sen o kadar elit yerde şakkıdım şakkıdım yürü. Saçlarını savurup otur. Menüyü eline alıp garsona kahvaltı tabağını sor. O ise biz ona hiç sahip olmadık efendim desin. Bir kere de bir şey istediğim gibi gitsin be! Ne yapayım ben kıçı kırık sandviçi? Üstelik 8 lira. Gözüne dizine dursun it herif! Sandviç lan bu? Altın suyuna mı bandırıyorsunuz anlamıyorum ki? Ne diyor biz fakirler? Yok biz yanlış geldik, gardaş. Ayaklanıp fakir ama gururlu modunda bizi gözleriyle yiyip bitiren yakışıklı zengin züppe çocuğa bir bakış bakış atarak orayı terk ettik. Gittik Robert'scığımıza. Vay efendim ayağımıza bir kırmızı halı sermedikleri kaldı. Portakal sularımızı ve kahvaltımızı ederken yine anırıyoruz tabi. İlknur her zamanki gibi yumurtasını bana verdi. Ve her zamanki gibi portakal suyunu ziftledim iki bardak içtiğim halde. Her zaman demişimdir. Sıkı bir içiciyim. Gelsin portakal suları gitsin fişne suları! Tanrım! Mükemmel miyim neyim acaba? 

Her şey iyi hoştu. Ta ki ben meşhur kırmızı rujumu sürüp fazlalığını peçeteyle alana kadar. Dudak izimin olduğunu peteçeyi masaya koyup hesabı istedik. Oradan kuran yırttığını düşündüğümüz bir garson çıkıp geldi. Peçeteyi sanki sakal-ı şerifmiş gibi tutarak bana "Sizin dudaklarınızın olduğu bu peçeteyi duvarıma assam olur mu?" diye sordu. Allah biliyor ya? Kıçımla gülüp "Get out here, bastard!" demesini bilirdim ama yanımda İlknur olduğunda rahatça omuz silkip "Keyfin bilir bana ne?" dedim. Vay arkadaş! İlknur yırtıcılığını vahşiliğini ve Muslukçu ailesine ait olduğunu belirtircesine o peçeteyi hızla kaptığı gibi çantasına koydu. 

Adama yumruğunu sallayarak "O benim kuzenimin eşi benzeri olmayan dudaklarının izi! Ben Malatya'lıyım oğlum! Sence bende kuzenimin dudaklarının izini sana yâr edecek göz var mı?" dedi. 

Ebeni saygıyla anayım İlknur! Allah'ın şapşalı! Başımı kollarıma gömüp deliler gibi güldüm. Hatta o kadar güldüm ki beni yaşam destek ünitesine bağlamalarından bile korktum "Çünkü nefes nasıl alınıyor, nereden alınıyor?" diye bir bilgiye sahip değildim o an. Adam da asrın salağı ödülüne layık olurcasına "Ben askerliği Malatya'da yaptım." demez mi? Salaklık parayla olmadığından bu olayı kınamayıp sinirli bir İlknur'la masadan kalkıp bulunduğumuz ortamı terk ettik. Yolun ortasında el ele tutuşmadığımı için bana sarktıklarını belirtip elimi tuttu. Ha pardon. Ondan önce tokadı suratıma bastı. Yavşanılan ben, dayak yiyen de ben. Bir de elimi sıkıp göğsüme vuruyor. Kol bacak değil de neden göğüs? Sonra neden kimse bizi beğenmiyor! Bir tek "Biz Transız heyoo!" deyip gökkuşağı bayrağıyla İstiklâl Caddesi'nde koşmadığımız kalmış, ama "Neden sevgilimiz yok?" öyle mi? Tamam, gardaş. Sen çok kusura bakma ne olursun! Affedip eyleyesin... Şaban.

Taksim Meydanı birden o kadar uzak göründü ki kendimi Çin Seddi'nin başında hissettim. Taksim Meydanı'nı da Çin Seddi'nin sonunda. Tha Flash gücü olarak da Metro girişi gördük. Başladık el ele salak gibi gülüp koşturmaya. Sırtımızda yine çantalar. Planlasak asla ortak şeyler giymeyeceğimiz halde ikimiz de sarı renginde kıyafetlerle iki marjinal uçuştayız. Bağladık kemerleri. O merdiven senin bu yürüyen yol benim. Allaaaah! Kestirmeden geçtik o geçidi ya la? E vallahi helal olsun bize. Malatya kızının gücü adına deyip sağ ayakla bastık meydana. Güzelce besmelemizi çekip meydanda el ele alışveriş tufanına daldık. Bazen dükkanda ben onu kaybedip kendimi beş çocukla ortada kalan, burma bıyıklı, göbekli, tek kaşlı ve çok konuşan köylü avrat gibi ki Allah kahretsin bunların bir çoğu doğru. Özellikle çok konuşan kısmı... Bazen de kendimi annesini kaybeden 4 yaşındaki sümüklü ve boklu bezli kız çocuğu gibi hissedip ağlama krizlerine tutulacakken buldum. Tam ağlayacağım sırada İlknur bir yerden çıkıp "Nereye kayboldun, Nazike? Yanımdan ayrılma aşkım." diyor ve ona kocaman sarılıp tekrar mutlu saatlerimize devam ediyoruz. En güzeli de çift tişörtü almamız oldu. Çift olarak derken kuzen takımı hani. Mor renginde uzun bir tişört. Şahsen elbise diye giyer koşarım ben sokaklarda. Hey yavrum.  Sonra da İlknur terlikle peşimden koşar...

Neyse biz dedik ki kiliseye gidelim. Girdik kiliseye. Arkadaş mum parayla. Resmen ibadeti parayla satıyorlar. Bu nedir? Ben niye para veriyorum muma? Ben Allah için İsa için dikmek istiyorum. Belki Hristiyanlık adına dikeceğim o mumu? Hayır, nereden biliyorsun ben belki mesihin annesiyim? Dua kitabına da para bayıldık. Kıçım kadar şeye verdik 3 lira. Azıcık dinlenip dua edelim diye oturduk sıraya. En önde biz, arkalarda bizden olduğunu belli edenler ve katolikler vardı. Ben tam odaklanmışım İsa'ya ve Allah'a dua etmeye. "Hayatımda ilk defa anladım gerçeği, Allah'ım. Hayatımda asla hiçbir şey düzgün gitmeyecek. Ben ne kadar zorluklara göğüs gersem de her şeye saf gibi gülümseyip sevgi pıtırcığı olsam da her seferinde bir yerden yiyeceğim o zalım yumruğu. Derslerim istediğim gibi olmayacak. Sevdiğim çocuk ya beni sevmeyecek ya da tek istediği beni yatağında terletme isteği olacak. Ailem hep Yaprak Dökümü modunda tek tek dökülecek yapraklar gibi. Ben kanser olayını bir türlü çözemeyeceğim ne kadar istesem de. Her seferinde beni çalışmaya mahkum edecekler ve ben patronlarım tarafında sözlü ve fiziksel tacize maruz kalacağım. Hayatımdaki tüm sevdikleeim bir bir gidecek. Yazar olamayacağım ve Allah'ım işte o zaman bana belaların en büyüğünü bahşettiğini anlayacağım. Şimdi söyle bana. İçimdeki son kırıntı kalan umudumu da silkeleyim mi üstümden?" 

Cevap olarak İlknur'un telefonu bangır bangır ötmeye başladı. Amına koyayım senin! Ulan girişte kocaman sessiz olun uyarısı var. Telefonlar sessizde olsun diyor lan uyarıda! Kafasına çomak soktuğum malı! O telefonu demedim mi kapat diye? İt! Tüm küfürler hortum olup götüne girsin, tamam mı? Rezil olduk! Arkaya bakamıyorum. Ben telefon kapansın diye tuşlara giriştikçe müzik çirkinleşiyor. "Öööeeeaaağğğhhhaaaöööğğğaaaeeeöööğğğ" diye garip sesler çıkıyor telefondan. Millet öksürüyor, bize kızgınca bakıyor, Türklerse gülmekten kırılıyor elini ağzına kapatmış. Sizinde amınıza koyayım, tamam mı? Dünya kardeşliği zihninize sokayım! Ensesinden tutup çıkışa yönlendik. İçeride barut olan ben dışarı çıkınca deli gibi kahkaha atmaya başladım. Sinirlerim mi bozuldu bilmem ama o an bana Dünya'nın en komik şeyi o geldi. Güle oynaya çıktık kiliseden. Hatunun arkadaşı Ömer'e uğramak için yürüdük Galata'nın oraya. Anam. O yokuşları inerken ayağım kayıyor. Takılıyorum taşlara. Sağa sola çarpıp geri sekiyorum falan. Allah belamı verdi işte. Kilisede kafa tuttum sonra da aldım belamı yukarıdan gani gani. Çok sağ ol Allah'ım ya! Vallahi bak. Töbestağfurullah. Dua Kitabını bel altında tuttuğumuzdan mıdır nedir anlamadım ama Ömer'in yanına gidene kadar hep bir sakarlık yapıp durdum. Papaz büyüsüne mi denk geldim mübarek? 

Ömer'le buluşup geçtik onların dükkana. Dükkana geçmedik aslında. Böyle hani filmlerde dizilerde kötü çocuklar saf kızları milli etmek için tenha kapalı bir yere götürür ya? Heh. İşte ondan. Bir girdik. At hırsızı tipinde insanlar bize bakıyor. İlknur'a bakıp "Amına koyayım diyeceğim ama birazdan ikimize de yapacaklar onu!" bakışı attım. Allah kahretsin. Ben 21 yıldır bırak milli olmayı sevgili bile edinmedim. El ele tutuşmadım lan! Sarılıp uyumadım kimseyle. İt herifler! Ne kendimi ne de kuzenimi yedirtmem lan size! O benden ufak! Ona dokunamazsınız! Bana dokunun. O zaman o öcüye bağlayıp hepinize dokunacaktır zaten. Gücünüz bi' bana mı lan? Tabi bunlara gerek kalmadan İlknur'un da aynı şekilde korktuğunu aramızdaki ruhani bağdan anladım ve dönüp Ömer'in peşinden gerisin geri gittik. Malum. Çocuğu su için yolladık. Neyse sonra İlknur dükkanda oturma fikrini ortaya atınca kıç kadar yerde saf saf oturduk. Yani orada o kadar güldüm ki kahkaha seslerimize insanlar gelmeye başladı. En son bir tane herkese yavşayan tipli biri gelip mendil istedi. Şans eseri mendilim varmış. Verdim adama. Giyinirken terlemiş hasbam! Iyk! En iğrendiğim erkek tipi. Aklımdan da pis pis düşünceler geçince İlknur'a bakıp güldüm. O da gülünce anladım ki yine aynı şeyi düşünmüşüz. Kısa ve öz olarak Ömer'i sevdim. Gerçekten iyi diyebileceğim bir çocuk ama Edirne hakkında bir şey bilmediği halde biliyorum diyor. Bir kez daha diyorum. Edirne'nin güzelliklerini bilmiyorsun, gardaş. 

O yokuşu çıkmak sandığım kadar korkutucu ve yorucu değildi. Gayet rahat bir şekilde çıkarken iki üç selfie çekildik. Yolda Okan Bayülgen'i gördük. Yemin ediyorum Retrica bile adamın çirkinliğine çözüm olamaz. Adam hem çirkin hem bodur hem de salak. Ama parası bok gibi abi. Para değerinde boku mu var anlamış değilim. Gayet yanından geçip yürüdük. İlknur safı yakışıklı erkeklere bakacağım derken tüm ünlüleri kaçırdı. Tabi ki ben her zaman ki gibi hepsini gördüm. Özellikle Sarp Apak'ı. Allah'ım! Sen böylelerini yaratıp da bize vermiyorsun ya? Çok ayıp ediyorsun! Bir insan bu kadar mı yakışıklı olur? O saçlarının arasından parmaklarımı geçirirken şu videodaki teyze gibi üstümü çıkarıp "Koca istiyoom al benii aaal beniii al beni ulan al beniii!" diye bağıracaktım. Ama çok fena ağlama isteği duyunca dümdüz yürüdüm. Neyse Sokak Kahvesi'ne girip kahvelerimizi içtik. O sırada İlknur'a canımı sıkan bir şeyleri anlatıp yine de o kadar şeye rağmen gülüyor olmamıza gülüp sik gibi sürekli dışarı çıkan gömleğimi tekrar pantolonun içine soktum ve hafifçe dışarı çıkardım birazını. Ardından gittik Laterne'ye. Orayı bulmak için bir tek görünmeyen varlıklara sormadığımız kaldı. Allah'ın belası yeri en sonunda foursquare yerinden adresi alarak ve motorcu abiye sorarak bulduk. Camış gibi yiyip video çekip gittik oradan. Midemizde milim boşalma olunca hemen boş kalmasın yazık mantığıyla zıkkımlanıyoruz. Sonra biz neden bu kadar kilo aldık niye kilo veremiyoruz? Ağzıma kürekle vurmama az kaldı arkadaşlar. 

Ha bir de kızgın olduğum iki kişi var. Bir tanesi sıçtığım bir kolyeye 106 lira diyen yavşak dükkan sahibi insan. Arkamı dönünce kıçımın dibinde bitiyor. Gelip sarılmaya kalkışıyor. Bir yerlerini dayama hevesinde falan. Bir İlknur'a da yamanıyor şerefsiz. Grup mu istiyorsun emice? Biz bilmeyiz onu! Kamasutra'yı ezbere bilsem de o tür şeyleri kocamla yapma taraftarındayım. Amacı nedir anlamadım ki? Bir bana bir İlknur'a. Lan it! Bir de kuzenime aşkım demez mi? Allaaaaaah! Tutmayın ulan beni. Ters çevirip düz becereceğim herifi. Ama tabi yine bana gerek kalmadı çünkü İlknur yeterince adamı korkuttu. Ardından bir kez daha el ele tutuşmamız gerektiğini anladık ve tüm gün o eller nadir ayrıldı. Yakışıklı çocuk görünce "Kardeşiiiimm!" deyip sarılıyoruz bağıra çağıra. Sonra yine normal el ele modunda oluyoruz.  

Öbür körolasıca da bize yanlış yol tarif eden türbanına soktuğum kızı. Kapalıyım deyip gösterişli olanlara da ayrı bir uyuzum. Kafasını deve hörgücü gibi yapıyorlar. Benden ağır makyaj yapıyorlar. Şuh kahakahlar falan. Kıvırtarak yürüyüp erkeklere kirpik altından bakmalar... Vay ben sıçayım sizin dindarlığınıza! Kıldığın namaza yazık canısı. Hiç kılma daha iyi. Allah sonumuzu hayır etsin ne diyeyim? Neyse ne diyordum? Yol tarifi. Altı üstü otobüse binecektik lan! Tüm meydanı on kere dolaştırdınız! En sonra otobüs şoförüne sormayı akıl etti benim hatun. Aferin kız. Meğersem ilk durduğumuz yermiş. Hep devletin suçu. Yolu değiştirmişler. Alt geçitteymiş meğersem... 

Neyse lan. Bugün de böyle bitti. Garip bıyıklı ve cahil olduğunu her fırsatta dile getiren teyzelerden tuuut konuşkan olduğunu sanan aslında bir halt olmayan salaklara kadar. Tren maceramız da hayırlı olsun, canısı! Çocuklar gibi sarkıp insanlara bağırıp hatta ve hatta el salladığımız bir macare ilkimiz oldu. 

Kendime not: Kiliseye girerken İlknur'un telefonunu mutlaka sessize al. 

8 Temmuz 2014 Salı

Marjinal hayatımın marjinal kuzeni: İlknur

Hani böyle Allah'tan hep dileriz ya "Allah'ım böyle aksiyonun Feng Shu'sunu yapacağım, ortalığı karpuz gibi yarabileceğim ve tüm hayatımı 'akıyoruz hacıt' şeklinde sürdürebileceğim birini ver! Çok amin sana!" diye? Heh işte. Ben dilememiştim ama Allah sanırım karıştırıp verdi. Ya da artık gördü tek başıma çılgınlık bir yere kadar. Acıdı. Hayır yani şikayetçi değilim de keşke aynı acıma olayını kıl konusunda da yapsaymışsın Allah'ım. Telafi etme yöntemini seviyorum yine de. 

Allah'ın bana verdiği marjinal insan çok uzaktan kuzenim. O kadar uzak ki anlatırken iki üç kere soluklanıp devam ediyorum anlatmaya. Bacak boyuna kurban olduğum! Hayır bir de İlknur'la tanışalı daha 1,5 yıl oldu ama kendimi onun yıllardır nikâhlı karısı gibi hissediyorum. Abartmıyorum. Hatun resmen benden hoşlananları tehdit ediyor. "Kuzenimi üzersen bu tipi unutma. Çünkü, bu tip senin ölürken göreceğin son tip olacak." 

Hiç unutmuyorum bu Şabanla tanıştığım ilk günü. 28 Mart 2013. Aşkım deyip bağrıma bastım. O da bebeğim deyip kucağına aldı beni. Evet, aldı. İlk karşılaşmamızda bile belliydi ne kadar sıkı fıkı olacağımız. Neyse 28 Mart demiştim. Hafızam çok kuvvetli. Hatta doğum günü de 3 Ekim. 12 Ekim değil yani. Bunu neden unutmadım çünkü bugün dışarıda yemek yerkene yanında duran çatalla gözlerime yeni bir hava katacaktı doğum günüsünü 12 Ekim dedim diye. Hatta burnundan duman çıktı. Bir ara gözlerinin beyazı çok fena göründü. Yüzüme doğru yaklaştı. Korktum. Ter kıçıma indi ensemden yemin ederim ki. Açtım baktım face'den. Yok şaka yaptım olayına vurup gevşek gevşek "3 Ekim yaa!" dedim. 

İlk yemeğe çıktığımız zaman KFC'ye gittik. Nasıl yalvarıyorum buna tavuk diye. Gören çocuğumu taşı diyorum sanacak. Ayaklarına kapanacağım neredeyse. Kaşlarımı çatıyorum böyle küçük emrah gibi. En son artık "Tavuk yemezsek seks yüzü görme, it!" dedim. Tokadı bir geçirmiş. Üç kere kendi etrafımda daire çizdim. Demek ki korkulu rüyası bu. Ablamın kredi kartını ziftledik. Aldık tepsileri her şeyimizi. Ben İlknur'un ve kendi eşyalarımı taşırken o da tepsileri taşırıyor. Eşyaları indirip arkamı döndüm. Ana! Tepside bir boşluk. İçeceklerden bir tanesi yok! Vay anasını babasını! İlknur'a panikle soruyorum içeceklerden birisi yok nerede diye. Ama yok arkadaş. Kız açmış ağzını on metre gülüyor. 

"Niye gülüyorsun geri zekalı? İçecek yok diyorum." 

Hâlâ gülüyor. 

"Benim bu akrabalarımda genetik mi absürt gülmek? Ebenin şeyi lan! Ben içecek isteyeyim." dememle kolumdan tutup anırarak gülmeye devam etti ve parmağıyla yerde içini dışına boşaltmış olan sarı kolamı gördüm. Şu laf da annemden bana miras kaldı. Her neyse. Vay abi! Ben onu ne zaman düşürdüm nerede düşürdüm nasıl düşürdüm bilmiyorum ama İlknur'un sonradan anlattığına göre çantayla depar atmışım tepsiye doğru. Eyvallah olsundu o zaman.

Allah İlknur'a boy pos vermiş. Kız benden 1 yaş ufak olmasına rağmen benim büyüğüm gibi görünüyor. Ve hatta sürekli dışarıda el ele tutuşuyoruz. Neden bilmiyorum. Belki yalnızlıktan. Geçende düşündük. Ulan acaba biz el ele tutuştuğumuz için mi erkekler masamıza gelmiyor diye. Sonra Mecidiyeköy'deyken el ele tutuşmadık. Normal yürüdük. Kimse dönüp bakmadı. Ha ama dur! Şu ağzında diş olmayan amca baktı gözlerini şaşılaştırarak. Hakkını yemeyelim şimdi. Amına koduğum kelaynağı!

Mecidiyeköy'de kahvaltı etmeye gittik Aslı Börek'e her zamanki gibi. Hani derler ya su küçüğün söz büyüğün diye? Ben o sözün anasını ağlatarak bir ilke daha imza attım. Hem ben yiyorum hem ben konuşuyorum. Çok konuştuğumda genelde ağzıma yumurta ve peynir verse de canım kuzenim, asla susturamıyor beni. Ağzım doluyken de anlatacağım illa. Hırs yaptım mübarek. O olayı anlatacağım! En sonunda tokadın Allah'ını attı bana. Eli zaten kafam kadar. Sağ beyin lobumla sol beyin lobum yer değiştirdi. Ağzımdaki domates yan masadaki amcanın tabağına fırladı neredeyse. Yanağımı ejderha sikmiş gibi yanıyor mübarek! Alt dudağım titrerkene geldi sarıldı. Bana sus payı olarak kendi yumurtasını ve portakal suyunu verince bu olayı kapadık. 

Cevahir'e gidip oyun salonunu gördük. Sırtımızda çantalar son gaz koşuyoruz. Keriz gibi oyun salonunun etrafında bir tur attık giriş nereden diye. Altı üstü önümüzdeki merdivenlerde inecekmişiz. Bir ara balyozla betonu delip öyle girecektik oyun salonuna. Adrenaline bindik koşa koşa. Beni aşağı indirene kadar çığlık attım. Bir dahaki çığlık filminde beni oynatacaklarmış diye bir duyum aldım ama yalan haberdir. İlknur'un ağzıma dipçikle vurmasını bekledim ama bana bakıp anırmakla meşguldü. Millet korkuluklara dayanmış bizi izleyip gülüyor. Vay sıkı Posedion'un kıçı! Şöhret peşimizi bırakmıyor. 

Bir keresinde bununla sinemada nachos yedik peynir soslu. Artık bu it nasıl bir beddua ettiyse peynir sosuna oturmuşum. Tüm gün kıçımda peynir sosu ve kokusuyla dolandım. Çocuğun biri dibimde durup yanındakine "Ayak kokusu geliyor, abi!" dediğinde hızlı adımlarla orayı terk ettim. Hadi bu yine iyi. Ya Marmara Forum'daki tahtıravalli faciasına ne demeli? Orası çocuklar için yapılmış. Biz nereden bilelim? İçimizdeki ölmeyen çocuğu doyuralım diye ilk kez park gören köylüler gibi saldııyoruz. Hiç düşünmüyoruz yaşımız olmuş 20 ve yaşıtlarımız ikinci çocuğa hamileyken o kadar yakışıklı erkek içinde salak gibi kaydıraktan kayınca kısmet ayağımıza nah gelir tam tersine arkasına bakmadan kaçar. En son çocuğun tekini ensesinden yakaladık. Bir lira karşılığı bizi şu dönmeli şeyde döndürecek. Çocuk gibi anırıp "Daha hızla ulaaan!" diye bağırıyoruz. Allah bizi kahretsin! Allah bizim belamızı versin! Lan iki dirhem bir çekirdek dediğimiz hatta bakarken salyalarımın akacağı çocuklar önünde güvenliklerden kaçtık. Avm çıkışına kadar kovaladı piçler. Alacağınız olsun. Daha salıncağa binmemiştik. Ona binseydik de öyle kovalasaydınız! Gücünüz bir bize...

Benden hoşlanan bir çocuk vardı. Tabi şimdi benim biricik sırdaşımdır kendileri. İlknur bunun gözünü nasıl korkutmuşsa çocukcağız bunu görünce saygıda kusur etmiyor. Bir tanesini de ölümle tehdit etmişti. Dedesine çekmiş hatun. O da böyleymiş. Korkarmış herkes ondan. Bazen diyorum İlknur erkek olsaydı ne olurdu diye? Kesin beni her gün dövüp sonra da öper ve fotoğraftaki arkadaşımın sevgilisi var mı yok mu diye sorardı. Ama şu an olduğu gibi ben hep onun biriciği olurdum. Üstüne üstlük peşime adam takar ve o taktığı adama aşık olurdum. Sonra o adama aşık oldum diye adamın kulağını keser bana yollardı it! 

Bugün de moral bozukluğuyla kendimi yollara attım. Nereye yürüdüğümü bilmiyorum ama kendimi cami önünde bulunca bir gözlerimi kıstım. Ulan dedim içimden, bu bana bir işaret falan mı? Sonra İlknur'a mesaj attım. Anında geldi. Bir de demirliklerin üstünden atlıyor kamil. Pantolonunu yırtsaydı kendimi banktan yere atıp sıça sıça gülerdim. Ama o ustaca atlayıp banka, yanıma attı kendini. Direk sarıldı. İki üç sümüğümü sürdüm tişörtüne. Ağladım. Zırladım. İçimi döktüm. "Yoruldum," dedim. "Yoruldum İlknur. Hiçbir şey düzgün gitmiyor. Kendimi kandırıyorum düzelecek diye ama düzelmiyor. Hep daha beteri oluyor. Ben ayakta durdukça daha da yük biniyor sırtıma. Ya karşıma benim etimden sütümden faydalanmak isteyenler çıkıyor ya da bana çarşaf giydirmek isteyen. Hastane olayı desen muamma. Kanser miyim değil miyim bir karar versinler. Talat beyfendisi de 40 vermiş bana. İnsaf amına koyayım. İnsaf. O kadar yazdım lan ben! Ay memem taş gibi oldu bak yine! Öf! Acıktım mı ne? Konuşmak yordu beni. Künefe yesek mi la?" 

Abi kız o kadar konuşmanın içinde taka taka benden faydalanmak isteyen erkek olayına takıldı. O kadar onu övdüm o kadar kanser dedim o kadar not dedim künefe dedim ama yok! Saydı sövdü. En son elimden tutup beni doyurmaya götürdü. Masada oturan adamları kaldırdık sigara içecek diye. Bir de oruçlu olmadığımız halde bulunduğumuz ortama uyup oruçluymuş gibi ezanı bekledik. İt gibi sırıtıp suyu içtik. Bir de tam imansız modunda olup "Allah kabul etsin. Din kardeşim benim!" dedik. Oooh! Bizden âlâ kafiri siz kerhane bulursunuz bebeler! 

Bir ara yemek yerken Teen Wolf'tan bahsettik. O kadar ağlamışım ki demek ki ağlarken beynim de akmış olacak. Kurt adama kurt vampiri dedim. Künefedeki kaşar ya boğazıma yapışır da ölürsem dedim. Kaşar diyemedim de Allah bilir ne dedim. Caminin ışıklandırmalarına şaşı şaşı baktım. İlknur'a kalemle bileğimi doğrama maceramı anlattım. Domateslerin mayıştığını belirttim. Bulgurun iğrenç olduğunu söyledim. Ama bunların hiçbiri İlknur"un kediye acı biber vermesi kadar saçma olamazdı. Atomlarıma parçalanarak güldüm. O kadar çok güldüm ki ağzıma pide tıktı susayım diye. Ağzım açık öyle pideyi göstere göstere güldüm. İğrençliğin oha boyutu! 

En sonunda eve gelip tarzana bağladık. Tam gidecekken kapıda dayımı görmesiyle kapıyı suratına kapatması bir oldu. Dememiştim sanırsam. İlknur'un akraba olarak kabul ettiği tek kişiyim. Ve benim de akraba olarak kabul ettiğim yegane insan. Pembe pantolonlu erkeği geri çevirip Fransa'ya gittiğini öğrendiğinde bana Whatsapp'tan ses kaydıyla böğüren insan! Gülüşüme kahkaha atıp sen gülme diyen insan. Ben mutlu olayım diye iş yerinden koşa koşa gelip ağlamamı dinleyen tek insan. Parasını deli gibi bana harcayıp eksiklerimi tamamlayan ve ben sıkıntı çekmeyeyim diye ilaç parasını bana yollayan insan. Bu insan var ya? Kansermişim dediğimde gülüp "Kulübe hoş geldin, aşkım." diyen tek insan. Ve beni kandırmayıp tedavi boyunca neler çekeceğimi anlatan tek insan. Bana kardeşlik nedir diye sorarsanız size İlknur'u anlatırım. O benim ruh öküzüm. Aynı şeyleri düşünüp aynı anda aynı şeyi söylediğim kişidir kendileri. Aynı erkeği beğenip aynı şeylerini beğenmediğimiz de oluyor hep. İnsanlar bizim için ikiz diyorlar. Çünkü... Çünküsünü bizi bir arada gördüğünüzde anlarsınız canikomlar. 

O zaman ne diyoruz? Amına koyayım senin sinek. Tüm bacaklarımı ısırdı ibne! 

30 Haziran 2014 Pazartesi

Benim belamı vermişler Aşk üzerinden mübarek

Şu hayatta belki de aşk konusunda en bahtsız bedevi benim. Bekliyorum Guiness Rekorlar kitabından bir teklif falan. Eh. İcabında ömrüm boyunca ağzıma sıçılmış, kafama tükürülmüş ve her gün her saat her dakika tartaklanmışım lan! Karga tarafından ciğeri yenilen ve her gün yeniden o ciğer kendi kendine iyileşen şu mitolojideki Prometheus gibi hissediyorum kendimi. Allah belamı vermiş yahu, vermiş. Bir insanın hiç mi yüzü gülmez bu konuda? Hani aşkta kaybeden kumarda kazanıyordu, oğlum? Ne param var ne de benim sadık yârim! 

Sırf kumarda kazanırım umuduyla Beylerbeyi'inde okey oynarken "Hesabına ulan!" Diyen bir insanım ben! Ve paşa paşa o hesabı ödeyen bir kerizim. Merhaba. Benim adım keriz. Hobi olarak kumarda kaybediyor ve aşkta belamı arıyorum. Aradığımı da buluyorum. En sevdiğim şey de beladır. Aramızda karşı konulamaz bir çekim var. Keza bu çekim gücünü bilim adamları bile ölçememiştir. Alet yok ölçecek. O derece yani.

Şimdi diyorsunuz ki ne felsefe yaptın be kızım, ne yaşamış olabilirsin ki bu kadar abartacak... 

Velhasıl kelam efendime söyleyeyim ki benim yaşadığımı başkası yaşasa dayanamaz kendini Meriç'e atardı. Arkadaş size en baştan anlatayım. Çocukken bir oyun arkadaşım vardı. Adı Berat. Bayılıyordum çocuğa. Bunu da onu döverek belli ediyordum. (Ve şu an kahkaha atıyorum.) Mesela anası beni çağırırsı oğlumla oyna diye. Giyerdim cicilerimi bicilerimi giderdim. Annesinin arkasından bana sırıtarak bakardı. O sırıttığında Temel İçgüdü filmini çekesim geliyordu onunla başrollerde olaraktan. Bak daha o zamandan belliymiş ne fena olacağım. Neyse biz bununla başlardık oynamaya. Evciliği bir kere oynadık. O da öpüşmeyle sonlandı ki beni öpen oydu. Ben hiçbir şey yapmadım. Beni öptü diye kafasında oyuncak kırdım. Ne yapayım? Babam bana dedi bunu. Seni biri öperse saldır dedi. Bu çocukla genelde savaşçılık oynardık. Bir gün kendimi kaptırmışım oyuna. Kalkan diye kullandığım koltukların altındaki tahtayı buna "Burası Çanakkale oloooom!" diye bir geçirmişim var ya of of! Bir baktım bunun burnu kanıyor. Dedim eyvah öldürdüm kızanı. Başladım ağlamaya. Severek öldürdüm lan resmen çocuğu diye düşünüyorum içimden de. Neyse anası geldi halletti durumu. Bir yandan da elini tutuyorum Berat'ın. Özür diliyorum falan. Hadi babası geldi. Bana ters ters baktı. Yapma etme kayınbaba. Elimden yanlışıkla kaydı işte...

O zamanlar da deliyürek dizisi başlayacak. Fragmanları falan gösteriliyor. Ben de hiç unutmuyorum başımı koymuşum onun bacağına. Öyle uzanmış izliyoru televizyonu. Bana döndü dedi ki "Sen benim deli yüreğimsin." Manasını bilmediğimden buna bağırıyorum sensin lan o seni babama söyleyeceğim tamam mı falan. Vay arkadaş! Yüzümü aldı ellerinin arasına. Yaklaştı. Dedi ki "Kızma Seher'im. Sadece delikanlı harbi yürek demekti o. Senin kadar cesurunu korumacısını görmedim. Ben çok üzülüyorum. Biz taşınıyoruz." Yemin ediyorum ki eğer kendime bir söz vermemiş olsam ağlardım orada. Yüzümü bırakıp cebinden oyuncak bir yüzük çıkarıp parmağıma taktı. "Ben ileride seni bulup evleneceğim." Dedi. Kafamı sallayıp tamam dedim ve tam öpüşecekken baam! Babası geldi. Adam baba yine tip tip bakıyor. İt herif ya! Hep onun yüzünden gitti Berat. Tek arkadaşım olan kişi gitti. Beni onu sevdiğim gibi seven tek karşı cins gitti. Hâlâ düşünürüm mesela onu. Çünkü ilk öpücüğümü o almıştı hani. Bazen diyorum acaba o da beni düşünüyor mudur? Neyse artık kocaman insanlar olduk. Onun vardır sevgilisi. Benim gibi tek sap değildir. Ama o yüzüğü kaybettim. Daha doğrusu annem kaybetmiş. Belki ileride ilan verirdim lan gazeteye! Niye kaybettin anne? Ah anne, ah! Bir de adresi de kaybetmiş saf. Resmen aşkımıza mani oldunuz. 

Hadi bunda yine bir şeyler istediğim gibiydi. E ilkokulda olanlara ne demeli? Sınıf başkasınımız vardı Fatih diye. Allah'ım çocuğa nasıl hastayım. Böyle ağzım açık ona bakıyorum. Arada salyalarımı siliyorum falan. Ama çocuk ben yerine benim bir numaralı düşmanım Betül'ü yani başkan yardımcısını sevdi. Şimdi olsa Allah tamamını erdirsin yeriz bir düğün pastanızı derdim. Ama o zamanlar çocuktum ve inatçıydım. Beni neden sevmiyorsun lan diye dövüyordum çocuğu. Suluğuna raptiye arıyordum. Gidip tehdit mesajları yazıp çantasına koyuyordum. Artık bir ara zorla bunu yapıştırdım tahtaya. Dört beş kere vurdum bir. Ertesi gün velimi çağırdılar. Babam diyor ki "Ulan hasi erkek olsan anlarım da kızsın sen. Niye çocuk seni sevmiyor diye dövüyorsun evladım? Bak kaçan kovalanır. Hayır, bir de çirkinin teki çocuk. Bari yakışıklı olsa." Haklısın babacım da işte gönül bu. Ota da boka da. Neyse bu mevzuyu da böylelikle atlattık. Ortaokulda yine sevdim birini. Abi çocuğun kolları faça izinden dolayı insana ait mi diye düşündürüyor vallahi. Ama bu çocuk da sınıf arkadaşımı seviyordu. Ve kız benim yakın arkadaşlarımdan. Neyse çocuk dayanamadı bana çıkma teklifi etti. Kabul ettim. Çıkamadık lan, çıkamadık! Abimin korkusundan ve o façaların korkusundan abime beni rahatsı ediyor dedim. Çocuğa artık ne dediyse çocuk beni görünce yolunu değiştirip ardına bakmadan koşuyordu. Vay amık! Şimdi bir hatırladım da iyi ki onunla olmamışım. Beni doğrardı şerefsizim. O façayla böbreğimi alır baş ucuma da "Hastaneye git uyandığında." diye bir not bırakırdı. 

Hadi bunda ben kaşındım da ya sonrakiler? Ortasonda yine sevdim birini. Mükerrem. Ah ulan. Ah. O da benim arkadaşımı seviyordu. İbneler! Şerefsizler! Orospu çocukları! Neden hep arkadaşlarımı seviyonuz lan? Gençliğimi çürüttünüz ah ahh! Bunun kardeşi beni kandırdı. Ben Mükerrem dedi. Ben seni beğeniyorum dedi. Okul sonunda sevgili olacaz dedi. Aynen böyle dedi. "Olacaz." Türkçene sokayım susak! Ne sevinmiştim. Kavak Yellerini izlerken falan o ve kendimi düşündüm. Neyse sonradan öğrendim ki o değilmiş. Kardeşiymiş. Babam öğrendi tabi bunu. Çocuğa baktı. Dedim eyvah katil olacak babam. Çocuğa el kol yapıyorum kaç kurtar kendini diye. Yok anacım. Hem çirkin hem mal hem fakir. Babam dönüp sarıldı bana. "Bak kızım" dedi, "Nedir bu çirkin çocuk sevdan? Ben bıktım sen bıkmadın. Hayır çirkin de değil. Çocuk direk hayvan ya. Sürüngen tipli bir şey. Sen daha ufaksın. Gül eğlen. Git milleti döv. Ama uğraşma aşkla falan. Hadi annen sana patates kızartması yaptı. Onu yemek için gidelim eve."

Uzun bir zaman aşkla meşkle uğraşmadım. Taa ki, lise ikide Berkem diye balık suratlı birine tutalana kadar. Platonikliğin Allah'ını yaşıyorum böyle. Ama nasılım görseniz. Her yerde o var falan sanki. Sıra arkadaşım İrem gülüp diyor Allah aşkına çirkinin teki bırak şunu diye. Yok anacım. Olay sevme değil, inat. Ben bir değiştim. Kaş bıyık operasyonuna girdim. Saçlarım artık yapılı geliyorum. Suratıma sürüyorum bir şeyler. Sonra bütün okul öğrendi kapçuk ağızlı bir kaşarın yüzünden. O kaşar da duydum ki evlenmiş. İnşallah üçüncü çocuğa hamileyken kocası onu komşusuyla aldatır da herkes öğrenir de ortada kalır da anlar halimi. Lise sona kadar Berkem yüzünden tüm okul boyunca başım eğik gezdim lan ben! Geçen gördüm onu. Tipine soktuğum hâlâ çirkin. 

Son okul vurgunumun adı Burakhan. Fenlerde okuyor çocuk. Bizim kattaydı. Lise sonda buna ölüp bitiyorum. Tabi bu çocuk da çirkin. Hadi bana alkış. Hani nedir bu bendeki çirkin aşkı? Allah'ım sen bana beyin vermedin mi o zamanlar? Yoksa ben mi kullanmayı bilmiyordum. Geri zekalılıktan nasıl ölmemişim hayret doğrusu. Şimdi onu bunu geçeyim de bu vakayı da anlatayım. Bunu sevdiğimi üç beş kişi biliyordu. Taa ki ben konferans salonunda tüm okul varken bağıra çağıra "Burakhan'a ölüyorum abi yaa!" Diyene kadar. İki günde tüm okul duymuş. Abi koridora çıkamadım ben tüm sene boyunca. Paso oturdum sınıfta. Rezilliğin nirvanasını yaşıyorum resmen. Sikeyim ben böyle aşkım ızdırabını lafı bu konum için çok geçerli bence. 

Okuldan mezun oldum derken bir sene bekledim Sanat Tarihi için. İkinci girişimde kazandım tabi ki istediğimi. Edirne'ye gelmeden önce ben birini daha seviyorum. Ona olan sevgim gerçekti. Allah biliyor ya ben çok sevmiştim. Çok mutluydum onunla konuşurken. Geceleri sırf onun için uyumuyordum ben. Onun tüm dertlerini dinleyip akıl veriyordum ben. Sonracıma bu anladı tabi. Ben de itiraf ettim. Zamanla işi inada bindirdim. Bu bana mesajlar atıyor içince seviyorum seni diye. Arıyor beni falan. Nasıl kutluyum ama. Sonra bir duruldum. Aklım başıma geldi. Dedim Seher sen ne yapıyorsun Allasen? Buna mesaj attım arkadaş olmamız daha mantıklı diye. Arkadaş da kaldık. Anladık ki bi birbirimizle olmayınca bunalıyoruz. Ben bununla yine iyiyim her şey süper falan derken itin biri iftiranın amına koyarcasına atmış üstüme. Lan desem ki Güneş doğudan doğuyor bana yalancı deyip üstüme tayzikli su fışkırtacak. Vay arkadaş! Sinirlendim. Açtım ağzımı yumdum gözümü. Yaklaşık 8 aydır falan yollarımız ayrılmış durumda. Bazen onu özlemiyor değilim. Ama yaptığı itlikti. Suçum olmadığı halde bana bunları yaptı. Ne diyeyim ki? Felek ona vurmuş zaten. Bir de dönüp ben vurmak istemedim. Yetimin ahı pis tutarmış çünkü. 

Edirne'ye geldiğimde sevdim birini daha. Bana çok yardımı dokunan biriydi. Aynı zamanda beni sürekli ağlatan. Arkadaş. Herif hem itti hem de şerefsizdi. Yine de sevdik işte be. Bayılıyordum onun mimiklerine. Ağır abi tavırlarına hastaydım. Yanlış anlaşılmasın ben öküz sevmiyorum. Sadece bugüne kadar hiçbir erkek bana söz geçiremedi de, ondan bir umut var içimde bir gün bana söz geçiren biriyle evleneceğim diye. Ha bu da kazanova çıktı. Yüce Rabbim. Çocuk hem salaktı hem de çirkin. Üstüne üstlük dengesizdi de. Ama onunla mesajlaşmalarımızı çok ayrı seviyorum. Ben onu çok ayrı seviyordum. O çok farklıydı benim için. Ama üzgünüm işte. Yine itlik yaptık. Yine şerefsizliğini konuşturdu. Formundan bir şey kaybetmediğini ve hâlâ ibnenin teki olduğunu kanıtladı hasbam. Olsundu. Barsın kanıtlasındı. Nasılsa Seher uçtu gitti bir kere...

Son kurşun. Ah be! Daha bugün gördüm seni rüyamda kızanım. Nasıl da aşkım deyip sarıldım sana rüyamda... Ben nasıl da seviyorum seni. Hâlâ aklımdadır o gülüşlerin bilir misin, şuursuz insan? Gülmeyin. Cidden şuursuzdu. Bir gün iyi bir gün kötüydü. Yemin ederim dalgalandım ama durulamadım o salak yüzünden. Yani bu nasıl bir sevgiyse bendeki yine de onu böyle kabul ettim. Aslında yani çok iyiydik de benim haremime taktı kafayı. Erkeklerim vardır benim bir sürü. Onlara gözüm gibi baktığım canımdan öte olanlar. Eh. Bunu kaldıramadı. Ben de koydum araya kocaman bir mesafe. Ben nasıl onun amcık ağızlı arkadaşlarını kabullendiysem o da benimkileri kabullenecekti. Keza o insanlar ben konserdeylen çevremde etten duvar örüp rahat etmemi sağladı. Keza o insanlar ben kanser olduğumu öğrendiğimde biz yanındayız deyip cidden de yanımda olan insanlardı. Şimdi bir şerefsizin teki için onları atacak değildim ben. O yüzden her ne kadar üzülsem de iyi yapmışım diyorum. Hoş onunla olsaydık bile ya ben onu döverdim ya da o beni. Ne diyelim ki? Amin olsun sana da. Amin olsun.

Yani ey mübarek insan neden hep bana böyle olur? Bir kere bile yüzüm gülmez mi? Bunlar bende en yara bırakanlar olduğu için anlattım. Bir de çerez niyetine olanlar var ki onları anlatırsam kocaman vir roman yazmış olurum. Demem o ki Allah benim belamı aşk üzerinden gani gani vermiş. Kalbime rahmet eylesin.