9 Temmuz 2014 Çarşamba

Çünkü marjinal hatunluğu Taksim'de severiz biz!

Bugün planlanıldığı gibi Taksim'e gidecektik benim marjinal hatunla. Saat kurdum 11'e ki kalkıp hazırlanayım. Bugünü bana haber eden rüyamı görürken alarmla "Allahu ekber" diye yataktan çıktım. Arkadaşım. Ben Metalica'yı alarm sesi yaparken neyin kafasını yaşıyordum ki acaba? Ben hayırdır? Hayır, hepsini geçtim annem niye uyanmadı bu sese? Evet. Annemle uyuyorum mecburen. Benim kaprislerimi çeken tek aile üyesi. Ay çok sıcak dediğimde o camlar kapılar açık olacak ki böyle efil efil yeller essin odada. Uykum yoksa oturup benimle konuşulacak ki rahatça uyuyayım. Hatta gerekirse beraber gecenin köründe yürüyüşlere çıkılacak ki içimdeki enerjiyi atıp agresif olmayayım. Kısacası, annem benim Sebastian'ım oluyor. 

Whatsapp'a baktığımda İlknur'un son görülmesi hâlâ sabahın 4'üydü. Düz mantık düşünüp uyuduğunu düşündüm. Haydaa! Bu kız neden whatsapp'a girmedi? Yoksa kalkmadı mı? İlknur neden kalkmadı ki? Acaba gece geç yattığı için mi? Ya hastaysa? Anasının kıllı üst dudağı! Aklıma hiç aramak gelmiyor. Neden? Çünkü gözlerim kapalı düşünüyorum! Çünkü uyukluyorum! Ne akla hikmetse Ekmeleddin İhsanoğlu'nu bile düşündüm durdum. Ama kızı aramayı bırak gözlerimi bile açamıyorum. Sanki zımbalamışlar göz kapaklarımı. En sonunda telefonum çalınca yataktan yere yuvarlandım. Bizim ailenin prensesi ve mübareği olduğumdan mıdır yoksa itliğine midir bilemem ama yatağıma iki tane baza koymuşlar üst üste. O kadar yüksek ki otururken bazanın alt tarafına ayağımı basıp öyle çıkıyorum. Düşünün o yataktan kaç kere yuvarlandım. Mesela asla o yatakta zıplayıp dans etmemem gerektiğini acı yoldan biliyorum. 

En sonunda İlknur'un yolda olduğuna dair mesaj alınca jet hızıyla giyinip pamuk prenses modunda olan saçlarımı iki üç salladım belki biraz düzelir diye ama umut yok. Allah'ım? Doğruyu söyle. Ben önceki hayatımda erkektim ve en büyük zevkim masum kadınlara tecavüz edip kanlarında mı yıkanmaktı? En olmadı annem ve babam beni yapmadan önce namaz mı kılmamışlar niyet mi etmemişler ne? Benim saçlarım niye böyle yorgan yastığı gibi? Genlerimle mi oynadılar? Annem bana hamileyken yeterince vitamin mi almadı? Yoksa babam haram mal mı yedi? Niye ben böyleyim? Bari çirkin şansı ver! Onu da vermiyorsun hem çirkin hem de şanssız kaldım. Hele aşkta hiç şanım yok. Yahu arkadaş bir insan hep mi çifte yer lan? Üf.

Güzelce hazırlanıp yola çıktık. Taksim otobüsüne binip ayakta kaldığımız için oturanlara küfrettik. Hayır, ben otobüsteyken ayakta duramam ki? Hep düşerim. Kayıyorum çünkü. İlknur cüssesiyle tutsa da beni imkânsız. Ayağımı burktum. Kafamı direğe çarptım. Amcanın saçını tuttum. Çantamla teyzeye çarptım. En sonunda kalktılar da oturduk. Kızım sen gel otur çok zorlanma dediler resmen suratıma bakaraktan. Özürlü değilim abi. Altı üstü sakarım. Bunu bu kadar büyütüp dedemize sahip çıkalım hadisesine çıkarmayın! Ama iyi ki sakarım. Kutsalı sağlama aldık yine mis gibi oh! Ama demek ki kul hakkına girmişsek hani Taksim'de ineceğimize bir sonraki durakta indik. Allah göstermesin ya Tarlabaşı'nda inseydik? Bence buna da şükür. 

Dedik ki ulan Taksim'de kezo gibi kahvaltı yeri arayacağımıza girelim şu Kahve Dünyası'na. Girdik gördük ebemizin kıllı bacağını. Sen o kadar elit yerde şakkıdım şakkıdım yürü. Saçlarını savurup otur. Menüyü eline alıp garsona kahvaltı tabağını sor. O ise biz ona hiç sahip olmadık efendim desin. Bir kere de bir şey istediğim gibi gitsin be! Ne yapayım ben kıçı kırık sandviçi? Üstelik 8 lira. Gözüne dizine dursun it herif! Sandviç lan bu? Altın suyuna mı bandırıyorsunuz anlamıyorum ki? Ne diyor biz fakirler? Yok biz yanlış geldik, gardaş. Ayaklanıp fakir ama gururlu modunda bizi gözleriyle yiyip bitiren yakışıklı zengin züppe çocuğa bir bakış bakış atarak orayı terk ettik. Gittik Robert'scığımıza. Vay efendim ayağımıza bir kırmızı halı sermedikleri kaldı. Portakal sularımızı ve kahvaltımızı ederken yine anırıyoruz tabi. İlknur her zamanki gibi yumurtasını bana verdi. Ve her zamanki gibi portakal suyunu ziftledim iki bardak içtiğim halde. Her zaman demişimdir. Sıkı bir içiciyim. Gelsin portakal suları gitsin fişne suları! Tanrım! Mükemmel miyim neyim acaba? 

Her şey iyi hoştu. Ta ki ben meşhur kırmızı rujumu sürüp fazlalığını peçeteyle alana kadar. Dudak izimin olduğunu peteçeyi masaya koyup hesabı istedik. Oradan kuran yırttığını düşündüğümüz bir garson çıkıp geldi. Peçeteyi sanki sakal-ı şerifmiş gibi tutarak bana "Sizin dudaklarınızın olduğu bu peçeteyi duvarıma assam olur mu?" diye sordu. Allah biliyor ya? Kıçımla gülüp "Get out here, bastard!" demesini bilirdim ama yanımda İlknur olduğunda rahatça omuz silkip "Keyfin bilir bana ne?" dedim. Vay arkadaş! İlknur yırtıcılığını vahşiliğini ve Muslukçu ailesine ait olduğunu belirtircesine o peçeteyi hızla kaptığı gibi çantasına koydu. 

Adama yumruğunu sallayarak "O benim kuzenimin eşi benzeri olmayan dudaklarının izi! Ben Malatya'lıyım oğlum! Sence bende kuzenimin dudaklarının izini sana yâr edecek göz var mı?" dedi. 

Ebeni saygıyla anayım İlknur! Allah'ın şapşalı! Başımı kollarıma gömüp deliler gibi güldüm. Hatta o kadar güldüm ki beni yaşam destek ünitesine bağlamalarından bile korktum "Çünkü nefes nasıl alınıyor, nereden alınıyor?" diye bir bilgiye sahip değildim o an. Adam da asrın salağı ödülüne layık olurcasına "Ben askerliği Malatya'da yaptım." demez mi? Salaklık parayla olmadığından bu olayı kınamayıp sinirli bir İlknur'la masadan kalkıp bulunduğumuz ortamı terk ettik. Yolun ortasında el ele tutuşmadığımı için bana sarktıklarını belirtip elimi tuttu. Ha pardon. Ondan önce tokadı suratıma bastı. Yavşanılan ben, dayak yiyen de ben. Bir de elimi sıkıp göğsüme vuruyor. Kol bacak değil de neden göğüs? Sonra neden kimse bizi beğenmiyor! Bir tek "Biz Transız heyoo!" deyip gökkuşağı bayrağıyla İstiklâl Caddesi'nde koşmadığımız kalmış, ama "Neden sevgilimiz yok?" öyle mi? Tamam, gardaş. Sen çok kusura bakma ne olursun! Affedip eyleyesin... Şaban.

Taksim Meydanı birden o kadar uzak göründü ki kendimi Çin Seddi'nin başında hissettim. Taksim Meydanı'nı da Çin Seddi'nin sonunda. Tha Flash gücü olarak da Metro girişi gördük. Başladık el ele salak gibi gülüp koşturmaya. Sırtımızda yine çantalar. Planlasak asla ortak şeyler giymeyeceğimiz halde ikimiz de sarı renginde kıyafetlerle iki marjinal uçuştayız. Bağladık kemerleri. O merdiven senin bu yürüyen yol benim. Allaaaah! Kestirmeden geçtik o geçidi ya la? E vallahi helal olsun bize. Malatya kızının gücü adına deyip sağ ayakla bastık meydana. Güzelce besmelemizi çekip meydanda el ele alışveriş tufanına daldık. Bazen dükkanda ben onu kaybedip kendimi beş çocukla ortada kalan, burma bıyıklı, göbekli, tek kaşlı ve çok konuşan köylü avrat gibi ki Allah kahretsin bunların bir çoğu doğru. Özellikle çok konuşan kısmı... Bazen de kendimi annesini kaybeden 4 yaşındaki sümüklü ve boklu bezli kız çocuğu gibi hissedip ağlama krizlerine tutulacakken buldum. Tam ağlayacağım sırada İlknur bir yerden çıkıp "Nereye kayboldun, Nazike? Yanımdan ayrılma aşkım." diyor ve ona kocaman sarılıp tekrar mutlu saatlerimize devam ediyoruz. En güzeli de çift tişörtü almamız oldu. Çift olarak derken kuzen takımı hani. Mor renginde uzun bir tişört. Şahsen elbise diye giyer koşarım ben sokaklarda. Hey yavrum.  Sonra da İlknur terlikle peşimden koşar...

Neyse biz dedik ki kiliseye gidelim. Girdik kiliseye. Arkadaş mum parayla. Resmen ibadeti parayla satıyorlar. Bu nedir? Ben niye para veriyorum muma? Ben Allah için İsa için dikmek istiyorum. Belki Hristiyanlık adına dikeceğim o mumu? Hayır, nereden biliyorsun ben belki mesihin annesiyim? Dua kitabına da para bayıldık. Kıçım kadar şeye verdik 3 lira. Azıcık dinlenip dua edelim diye oturduk sıraya. En önde biz, arkalarda bizden olduğunu belli edenler ve katolikler vardı. Ben tam odaklanmışım İsa'ya ve Allah'a dua etmeye. "Hayatımda ilk defa anladım gerçeği, Allah'ım. Hayatımda asla hiçbir şey düzgün gitmeyecek. Ben ne kadar zorluklara göğüs gersem de her şeye saf gibi gülümseyip sevgi pıtırcığı olsam da her seferinde bir yerden yiyeceğim o zalım yumruğu. Derslerim istediğim gibi olmayacak. Sevdiğim çocuk ya beni sevmeyecek ya da tek istediği beni yatağında terletme isteği olacak. Ailem hep Yaprak Dökümü modunda tek tek dökülecek yapraklar gibi. Ben kanser olayını bir türlü çözemeyeceğim ne kadar istesem de. Her seferinde beni çalışmaya mahkum edecekler ve ben patronlarım tarafında sözlü ve fiziksel tacize maruz kalacağım. Hayatımdaki tüm sevdikleeim bir bir gidecek. Yazar olamayacağım ve Allah'ım işte o zaman bana belaların en büyüğünü bahşettiğini anlayacağım. Şimdi söyle bana. İçimdeki son kırıntı kalan umudumu da silkeleyim mi üstümden?" 

Cevap olarak İlknur'un telefonu bangır bangır ötmeye başladı. Amına koyayım senin! Ulan girişte kocaman sessiz olun uyarısı var. Telefonlar sessizde olsun diyor lan uyarıda! Kafasına çomak soktuğum malı! O telefonu demedim mi kapat diye? İt! Tüm küfürler hortum olup götüne girsin, tamam mı? Rezil olduk! Arkaya bakamıyorum. Ben telefon kapansın diye tuşlara giriştikçe müzik çirkinleşiyor. "Öööeeeaaağğğhhhaaaöööğğğaaaeeeöööğğğ" diye garip sesler çıkıyor telefondan. Millet öksürüyor, bize kızgınca bakıyor, Türklerse gülmekten kırılıyor elini ağzına kapatmış. Sizinde amınıza koyayım, tamam mı? Dünya kardeşliği zihninize sokayım! Ensesinden tutup çıkışa yönlendik. İçeride barut olan ben dışarı çıkınca deli gibi kahkaha atmaya başladım. Sinirlerim mi bozuldu bilmem ama o an bana Dünya'nın en komik şeyi o geldi. Güle oynaya çıktık kiliseden. Hatunun arkadaşı Ömer'e uğramak için yürüdük Galata'nın oraya. Anam. O yokuşları inerken ayağım kayıyor. Takılıyorum taşlara. Sağa sola çarpıp geri sekiyorum falan. Allah belamı verdi işte. Kilisede kafa tuttum sonra da aldım belamı yukarıdan gani gani. Çok sağ ol Allah'ım ya! Vallahi bak. Töbestağfurullah. Dua Kitabını bel altında tuttuğumuzdan mıdır nedir anlamadım ama Ömer'in yanına gidene kadar hep bir sakarlık yapıp durdum. Papaz büyüsüne mi denk geldim mübarek? 

Ömer'le buluşup geçtik onların dükkana. Dükkana geçmedik aslında. Böyle hani filmlerde dizilerde kötü çocuklar saf kızları milli etmek için tenha kapalı bir yere götürür ya? Heh. İşte ondan. Bir girdik. At hırsızı tipinde insanlar bize bakıyor. İlknur'a bakıp "Amına koyayım diyeceğim ama birazdan ikimize de yapacaklar onu!" bakışı attım. Allah kahretsin. Ben 21 yıldır bırak milli olmayı sevgili bile edinmedim. El ele tutuşmadım lan! Sarılıp uyumadım kimseyle. İt herifler! Ne kendimi ne de kuzenimi yedirtmem lan size! O benden ufak! Ona dokunamazsınız! Bana dokunun. O zaman o öcüye bağlayıp hepinize dokunacaktır zaten. Gücünüz bi' bana mı lan? Tabi bunlara gerek kalmadan İlknur'un da aynı şekilde korktuğunu aramızdaki ruhani bağdan anladım ve dönüp Ömer'in peşinden gerisin geri gittik. Malum. Çocuğu su için yolladık. Neyse sonra İlknur dükkanda oturma fikrini ortaya atınca kıç kadar yerde saf saf oturduk. Yani orada o kadar güldüm ki kahkaha seslerimize insanlar gelmeye başladı. En son bir tane herkese yavşayan tipli biri gelip mendil istedi. Şans eseri mendilim varmış. Verdim adama. Giyinirken terlemiş hasbam! Iyk! En iğrendiğim erkek tipi. Aklımdan da pis pis düşünceler geçince İlknur'a bakıp güldüm. O da gülünce anladım ki yine aynı şeyi düşünmüşüz. Kısa ve öz olarak Ömer'i sevdim. Gerçekten iyi diyebileceğim bir çocuk ama Edirne hakkında bir şey bilmediği halde biliyorum diyor. Bir kez daha diyorum. Edirne'nin güzelliklerini bilmiyorsun, gardaş. 

O yokuşu çıkmak sandığım kadar korkutucu ve yorucu değildi. Gayet rahat bir şekilde çıkarken iki üç selfie çekildik. Yolda Okan Bayülgen'i gördük. Yemin ediyorum Retrica bile adamın çirkinliğine çözüm olamaz. Adam hem çirkin hem bodur hem de salak. Ama parası bok gibi abi. Para değerinde boku mu var anlamış değilim. Gayet yanından geçip yürüdük. İlknur safı yakışıklı erkeklere bakacağım derken tüm ünlüleri kaçırdı. Tabi ki ben her zaman ki gibi hepsini gördüm. Özellikle Sarp Apak'ı. Allah'ım! Sen böylelerini yaratıp da bize vermiyorsun ya? Çok ayıp ediyorsun! Bir insan bu kadar mı yakışıklı olur? O saçlarının arasından parmaklarımı geçirirken şu videodaki teyze gibi üstümü çıkarıp "Koca istiyoom al benii aaal beniii al beni ulan al beniii!" diye bağıracaktım. Ama çok fena ağlama isteği duyunca dümdüz yürüdüm. Neyse Sokak Kahvesi'ne girip kahvelerimizi içtik. O sırada İlknur'a canımı sıkan bir şeyleri anlatıp yine de o kadar şeye rağmen gülüyor olmamıza gülüp sik gibi sürekli dışarı çıkan gömleğimi tekrar pantolonun içine soktum ve hafifçe dışarı çıkardım birazını. Ardından gittik Laterne'ye. Orayı bulmak için bir tek görünmeyen varlıklara sormadığımız kaldı. Allah'ın belası yeri en sonunda foursquare yerinden adresi alarak ve motorcu abiye sorarak bulduk. Camış gibi yiyip video çekip gittik oradan. Midemizde milim boşalma olunca hemen boş kalmasın yazık mantığıyla zıkkımlanıyoruz. Sonra biz neden bu kadar kilo aldık niye kilo veremiyoruz? Ağzıma kürekle vurmama az kaldı arkadaşlar. 

Ha bir de kızgın olduğum iki kişi var. Bir tanesi sıçtığım bir kolyeye 106 lira diyen yavşak dükkan sahibi insan. Arkamı dönünce kıçımın dibinde bitiyor. Gelip sarılmaya kalkışıyor. Bir yerlerini dayama hevesinde falan. Bir İlknur'a da yamanıyor şerefsiz. Grup mu istiyorsun emice? Biz bilmeyiz onu! Kamasutra'yı ezbere bilsem de o tür şeyleri kocamla yapma taraftarındayım. Amacı nedir anlamadım ki? Bir bana bir İlknur'a. Lan it! Bir de kuzenime aşkım demez mi? Allaaaaaah! Tutmayın ulan beni. Ters çevirip düz becereceğim herifi. Ama tabi yine bana gerek kalmadı çünkü İlknur yeterince adamı korkuttu. Ardından bir kez daha el ele tutuşmamız gerektiğini anladık ve tüm gün o eller nadir ayrıldı. Yakışıklı çocuk görünce "Kardeşiiiimm!" deyip sarılıyoruz bağıra çağıra. Sonra yine normal el ele modunda oluyoruz.  

Öbür körolasıca da bize yanlış yol tarif eden türbanına soktuğum kızı. Kapalıyım deyip gösterişli olanlara da ayrı bir uyuzum. Kafasını deve hörgücü gibi yapıyorlar. Benden ağır makyaj yapıyorlar. Şuh kahakahlar falan. Kıvırtarak yürüyüp erkeklere kirpik altından bakmalar... Vay ben sıçayım sizin dindarlığınıza! Kıldığın namaza yazık canısı. Hiç kılma daha iyi. Allah sonumuzu hayır etsin ne diyeyim? Neyse ne diyordum? Yol tarifi. Altı üstü otobüse binecektik lan! Tüm meydanı on kere dolaştırdınız! En sonra otobüs şoförüne sormayı akıl etti benim hatun. Aferin kız. Meğersem ilk durduğumuz yermiş. Hep devletin suçu. Yolu değiştirmişler. Alt geçitteymiş meğersem... 

Neyse lan. Bugün de böyle bitti. Garip bıyıklı ve cahil olduğunu her fırsatta dile getiren teyzelerden tuuut konuşkan olduğunu sanan aslında bir halt olmayan salaklara kadar. Tren maceramız da hayırlı olsun, canısı! Çocuklar gibi sarkıp insanlara bağırıp hatta ve hatta el salladığımız bir macare ilkimiz oldu. 

Kendime not: Kiliseye girerken İlknur'un telefonunu mutlaka sessize al. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder