Pazartesi sabahtan doktora gittim işte. Saim uyandırdı beni arayıp. Hayır bir de mesaj atıyor bak çok heyecanlı ve güzel bir gün diye. Ulan mal! Neresi heyecanlı? Doktora gitmenin heyecanı mı olurmuş? Uykusuzluk kafaya vurdu heralde deyip geri yattım. Bir de beni kalkmam gereken saatten yarım saat önce kaldırıyor. Bak hele bak. Hayatının hatasını yapıyor, haberi yok. Güzelce kalkıp hastaneye gittik. Hastanede beklerken çok güzel uyuyakalmışım ki Saim'in hoop bi ki üç hooop demesiyle uyandım. Çok sağ ola be. Çok. Biraz uyuyacaktım altı üstü. Kan alma sırası bana gelince gittim paşa paşa verdim kanı. Kadın resmen damızlığa girer gibi girdi. Hayvan! Damar lan o! İnsan damarı. Acıtma! Al iğneyi "This is Narniaaaa!" deyip batır dört beş kere istersen? Bir de 6 tüp aldı hayvan. Gözüne dizine dursun. Ayıp be. O kadar alınır mı? Vicdansız. Kan yok zaten...
Çıktık hastaneden söylene söylene. Gittik kahvaltı etmeye. O sırada İrem aradı neredesin geleyim diye. Ders iptalmiş. Yemin ederim o masaya çıkıp a be kaynana naptın bize diye oynardım ama insanlar bunu kaldıramayabilir. Ben de gelen tepkileri. O yüzden onun yeribe oturduğum yerden kendime çok zarar vermeden hoplayıp zıpladım. Derken İrem geldi. İlk defa kahvaltıda insan olduğumu belirtircesine yedim her şeyi. Çok şaşırtıcı. Aslında sabah pek bir şey olmadı. Biraz sinir oldum Saim'e falan. Bunaltıp durdu. Triplendi falan. Evet bir erkek triplere girdi. Hadi kızlar ağlaşalım!
Asıl olay öğleden sonrada. Yine ders iptal olunca uyumaya devam ettim yurtta. Haber veren dostlarım çok da malum. İşte beni kaldırdılar kalk tahlil sonuçlarınla doktora gideceksin diye. Tek yaptığım şey dişlerimi fırçalayıp ruj sürmekti. Sonra ceketimi alıp çıktım böyle havalı havalı. Sanırsın hastaneye değil de birini kurtarmaya gidiyorum. Hatta dünyayı. Arkamda bir şey patlasa bozuntuya vermeyip yürüyeceğim. Biraz yusuf yusuf olurdum ama kötüye bir şey olmaz iyiyi de Allah korurmuş diyerekten yola devam ederdim.
Yolda yürürken anamı aradım. Ağzımı yaya yaya konuştum falan. Maksat hastaneye gidene kadar boş boş durmamak. Kulaklığımı odada unuttum da. Ah, merhabaaaa! Evet ben aptal oluyorum. Ah canım. Sana da merhaba. Ooo sana da canım ya. Hastaneye de tünelden giriyoruz. Şaka maka kendimi 1950'lilerde hissettiriyor şu tünel. Sanki düşman içine giriyorum. Yüce rabbim. İçime ajan ruhu mu kaçmış ne olmuş? Sonuçları alıp doktorun odasına girdim. O da ne? Elif Hanım ya ameliyatla erkek oldu ya da biri Elif Hanımı yedi. Ama doğum iznine çıkmış. Yine mokoko be. Yine. Sonuçları doktora uzatıp sırıttım. İyi haber bekliyorum ya? He canım. Bok. Doktor böyle sıkıntılı sıkıntılı bana bakıp "%80 kansersin." demez mi? Salak gibi gülmeye başladım. Asistanla doktorun bakıştığını görünce daha bir güldüm. Kabullenememe evresi bu canlar. Delirmedim yani. Kemikten ilik alınıp iyice emin olacaklarmış. Bir şeyler daha dedi ama pek dinlemeyip o kelimeye yoğunlaştım. Baktım benim gözler yanmaya başladı. Boğaz acıyor falan. Dedim ben bir topuklayayım yoksa bunlar bana boyundan verecek sakinleştirici. Murat Kekili gibi sağa sola saldırmak istemiyorum.
Hastaneden ağlayarak çıktım. Hatta hastane bahçesinde abartmıyorum bir saat boyunca ağladım. Yani ağlamak da değil. Sanki beni oracıkta şey yapıyorlar. Böyle bağıra çağıra. Kendimi böyle durduk yere yerlere atıp yuvarlanarak ağlayasım var. Hani geri zekalı çocuklar kendini yere atıp yırtınırlar ya? Heh işte. Onu yapmak istedim. O zaman belki doktor gelip bana "Ay canım sana şaka yaptık biz." derdi. Ama hep realist oldum. En sonunda birilerini aramak aklıma geldi. Demek ki ağlarken beyin hücrelerim çoğalıyor. Annemi aradım tabi ki. Bakkal Osman Amcayı mı arayacaktım? Hey Allah'ım. Anneme ne dedim hatırlamıyorum. Otobüse bindim. İnsanlar bana bakıyor. Sanki yüzümü sümüğe daldırdım ha. Ne bakıyorsunuz? Altı üstü sümüğüm akıyor. Ağladık yani. Kan içmedik. Tam ağlamayı kesmişken babamı aradım. Adamın sesini duyduğum gibi ağlamaya başladım. Küçüklüğümden beri erkekleri görünce ağlayıp sarılan biri oldum. Nedense onların kolları altında olup tüm dünyayı unutmak istiyorum. Birazcık güçsüz olmayı. Yorulunca insan haliyle...
Otobüste bana bıdı bıdı yapan otobüs şoförü beni ağlarken duyunca sustu. Tüm otobüs kanser kelimesini duyunca önüne döndü. Tüm otobüs ben inerken bana baktı. Ve tüm otobüs bana acıdı. He otobüs acıdı. İçindeki insanlar değil. Bayılıyorum şu anlatım bozukluklarına. Neyse. Girdim yurda. Odama doğru ağlaya ağlaya yürüdüm. Odada belki Damla'yı görürüm sandım. Hayır, genelde ağlarken o oluyor etrafımda. Ama yoktu. Kendimi yatağa atıp cenin poziyonu aldım. Yine deli gibi ağladım. Ulan ben ölürsem bu kadar insan ne yapacaktı? Şu hayattaki en büyük rolüm insanları güldürüp onların moralini düzeltmek. Saçma konuşup aslında doğru konuşmak. Yani garip ama gerekli biriyim. Aklıma birden Kübra geldi. 6 yıldır dostum olan kişi. Hemen aradım. Tabi sesimi duyunca anladı. Direk beni sakinleştirmeler falan. Onun sesi titriyor telefonu Gözde'ye veriyor. Gözde bana laf anlatamayınca Kübra yine alıyor telefonu. Artık sümüklerim değil de beynim akıyor. O kadar ağlıyorum. 20 yılın ağlama ihtiyacını attım. Malum. Pek ağlamam. En sonunda ağlamayı kesip dinledim. Eğer susmazsam Kübra üzülecekti. Çenemi kapayıp rol yaptım ve iyiyim dedim. İnandı. Kapattığım gibi ağlamaya başladım yine. Bugün bana bir haller olmuştu. Bu kadar uzun ağlamam zordur benim. Demek ki açma kapama düğmem bulunmuşsa...
Abim aradı. Beni almaya geliyorlarmış. Şimşek hızıyla okula koştum. Bölüm başkanına ağlaya ağlaya durumu anlattım. Adam bana kocaman gözlerle baktım. Bırak ağlamayı ilk kez sırıtmaktan ve gülmekten başka bir şey yaparken görüyor. Kalp krizi geçirir mi diye düşünmedim değil. O kadar şaşkın bakıyor. Bir hafta tatil verdi derken bir tuvalete gideyim dedim. Aynaya baktım. Lan! Allah beni kahretmiş resmen. Cin kaçmış içime mübarek. Bu tip ne böyle. Biri Beyaz Saray'ı arayıp bana ultra viole ışını tutmadığına dua edeyip bence. Yüzümü yıkayıp yurda koştum. Tam karşıda olunca çok rahat biliyor musunuz? Böyle koşmam en fazla yarım dakika sürüyor.
Bavulumu hazırlayıp mesaj attım Damla'ya. Yalnız hâlâ ağlıyorum. Gebericem ağlamaktan ulan. Damla anında aradı. Hemen yanına gidecekmişim. Benim için derse girmedi. Arkadaşlarını çağırdı. Ay hepsi çok tatlı insanlar. Hele ki Mustafa ve Mert çifti. O kadar ağlamadan sonra sıra gülmekteydi. Karnım çatladı gülmekten. Damla ara ara bana bakıyordu. Onun babası kanserden öldü. O yüzden bana en iyi o bakardı. Biliyordum bunu... Ölürüm ki...
Neyse beni abimler aldı Istanbul'a gittik falan filan derken Salı günü Cansu ile görüştük. Çarşamba ağda yaptım bacaklarıma. Halil Sezai Yangın Var şarkısını başa sara sara hem de. Allah bana cidden o kılları boşaltmış ya... Ağzıma sıçıldı şu kıllardan dolayı. Perşembe Cansu ile sinemaya gittik. Uyumsuz'a. O başroldeki çocuk önümden geçse "Al beni al beni ulaaaan" diye arkasından koşardım. O derece kendimden geçtim. Zaten film izlerken babaannelere döndüm. Bağırıyorum "Lan koşsana mal! Ay vuramıyor da. Cansu çok sinir oldum. Bak ellerim titriyor." diye. Kaç kere sinemadayız dedi kız ya... Kaç kere küfrettim ona.
Cuma günü İlknur'la falcıya gidecektik. Ben uyuyakakmışım. Biri beni "Kalk Allah'ın cezası! Geç kaldık!" diye uyandırdı. Saçımdan tuttu. Dedim bu İlknur. Sarıldım itti beni kahpe. Uykudan yeni kalkan birine yapılır mı bu ya? Ayıp be aşkım. Çok ayıp. Bir de kuzen olacaksın. Elbisemi suratıma atıp oturdu. Giyinip koşa koşa gittik falcıya. Tabi bunun çenesi düşük bir tanıdığı var. Çocuk bunu arıyor. Bu telefonu kenara koyuyor. Ses kesilince "Evet haklısın." diyor. Hatta arada ben cevap veriyorum. Anlamıyor ki mal. Çünkü mal. Çünkü beyni konuşurken çalışmıyor.
Falcı yine dedi beşinci ayda biri girecek hayatına falan filan. Ne beşinci aymış arkadaş. Girsin girecekse. Parası da bolmuş. Öğleden sonra tanışacakmışım. Mayıs'ın 1'inden itibaren öğledeb sonralarını dört gözle bekleyeceğim. Belki uyumam öğle aralarında. Para diyor oğlum! Evlilik diyor! Kaslı diyor! Daha ne olsun? Ayyy vallahi hizmetçi tutabileceğim. Katya bana çay! Katya! Ayakkabılar! Katya! Yemek! Katya! Kesele! Katya! Katya! Katyaaaa!
Oradan direk Robert's Coffee'ye geçip oturduk. Anam. Yeni garson parlak çocuklar gelmiş. Ama ya! Ben Pazar gidiyorum. Oldu mu şimdi bu? Bir tanesini beğendik İlknur'la. Poposu çok güzeldi. Allah için o popoya bakarak kahve içtim ben. Hatta İlknur'un sigarasını alıp birkaç nefes çektim. Mart ayında da değiliz halbuki. İlknur'la eve geri döndük. Bunun ateşi çıktı. Başı döndü. Derken hastanelik oldu bu tabi. Orada en istemediğimiz insanları görmüş zavallım. Cumartesi günü anlatıyor hararetli hararetli. Ah be canım. Ben garsona bakarken seni dinlemek zor oluyor. Sus ve poposunu izle. Ay garson gelip demez mi sonradan "Siz benim dün kafamı karıştıran kızlar değil misiniz?" diye. O an bu bir teklif diye üstüne atlayacaktım. Kuzenim bakış atınca durdum. Ay gülüşünü yediğim. Ah! Niye beşinci ayda çıkmıyorsun karşıma?
Oradan da ayrılıp eve yürürken ben yerde 200 Euro gördüm. Ulan! Allah yüzüme güldü. İlknur bana gülüyor. Diyorum kesin kanserim ve son zamanlarım bu. Hangi insan yerde 200 Euro bulur lan? Sevinçle parayı aldım. Arkasını bir çevirdim. Boş. Para falan değilmiş. İlknur bana anıra anıra güldü. Allah belanızı versin. Bilerek o kağıdı yere atmadılarsa ben de Seher değilim. Ben o parayla kıyafet ve oje alacaktım! Ve ruj! Ve ayakkabı! Ve kova tavuk! Zaten hep böyle oluyor. Hep gösterip elletmiyorlar.
Ha bu arada. Saim yine bokluk yaptı. Eh. Malum. Beklediğim bir şeydi. Son şansını da kaybetti. Artık benden öte olur. Hayat benim için devam ediyor. Gram üzülmediğim için mesajına güldüm ve birkaç bir şey yazıp kitabıma döndüm. Hayat İlknur'la çok başka. Cansu'yla. Kübra'yla. Meryem'le. Damla'yla. Nesli'yle. Hep önemli rol oynayan insanlar.
Ve anladım ki İstanbul'da çılgınlaşıyorum.
Posted via Blogaway