26 Nisan 2014 Cumartesi

İstanbul'da her zaman çılgınımdır

Pazartesi sabahtan doktora gittim işte. Saim uyandırdı beni arayıp. Hayır bir de mesaj atıyor bak çok heyecanlı ve güzel bir gün diye. Ulan mal! Neresi heyecanlı? Doktora gitmenin heyecanı mı olurmuş? Uykusuzluk kafaya vurdu heralde deyip geri yattım. Bir de beni kalkmam gereken saatten yarım saat önce kaldırıyor. Bak hele bak. Hayatının hatasını yapıyor, haberi yok. Güzelce kalkıp hastaneye gittik. Hastanede beklerken çok güzel uyuyakalmışım ki Saim'in hoop bi ki üç hooop demesiyle uyandım. Çok sağ ola be. Çok. Biraz uyuyacaktım altı üstü. Kan alma sırası bana gelince gittim paşa paşa verdim kanı. Kadın resmen damızlığa girer gibi girdi. Hayvan! Damar lan o! İnsan damarı. Acıtma! Al iğneyi "This is Narniaaaa!" deyip batır dört beş kere istersen? Bir de 6 tüp aldı hayvan. Gözüne dizine dursun. Ayıp be. O kadar alınır mı? Vicdansız. Kan yok zaten...

Çıktık hastaneden söylene söylene. Gittik kahvaltı etmeye. O sırada İrem aradı neredesin geleyim diye. Ders iptalmiş. Yemin ederim o masaya çıkıp a be kaynana naptın bize diye oynardım ama insanlar bunu kaldıramayabilir. Ben de gelen tepkileri. O yüzden onun yeribe oturduğum yerden kendime çok zarar vermeden hoplayıp zıpladım. Derken İrem geldi. İlk defa kahvaltıda insan olduğumu belirtircesine yedim her şeyi. Çok şaşırtıcı. Aslında sabah pek bir şey olmadı. Biraz sinir oldum Saim'e falan. Bunaltıp durdu. Triplendi falan. Evet bir erkek triplere girdi. Hadi kızlar ağlaşalım! 
Asıl olay öğleden sonrada. Yine ders iptal olunca uyumaya devam ettim yurtta. Haber veren dostlarım çok da malum. İşte beni kaldırdılar kalk tahlil sonuçlarınla doktora gideceksin diye. Tek yaptığım şey dişlerimi fırçalayıp ruj sürmekti. Sonra ceketimi alıp çıktım böyle havalı havalı. Sanırsın hastaneye değil de birini kurtarmaya gidiyorum. Hatta dünyayı. Arkamda bir şey patlasa bozuntuya vermeyip yürüyeceğim. Biraz yusuf yusuf olurdum ama kötüye bir şey olmaz iyiyi de Allah korurmuş diyerekten yola devam ederdim.

Yolda yürürken anamı aradım. Ağzımı yaya yaya konuştum falan. Maksat hastaneye gidene kadar boş boş durmamak. Kulaklığımı odada unuttum da. Ah, merhabaaaa! Evet ben aptal oluyorum. Ah canım. Sana da merhaba. Ooo sana da canım ya. Hastaneye de tünelden giriyoruz. Şaka maka kendimi 1950'lilerde hissettiriyor şu tünel. Sanki düşman içine giriyorum. Yüce rabbim. İçime ajan ruhu mu kaçmış ne olmuş? Sonuçları alıp doktorun odasına girdim. O da ne? Elif Hanım ya ameliyatla erkek oldu ya da biri Elif Hanımı yedi. Ama doğum iznine çıkmış. Yine mokoko be. Yine. Sonuçları doktora uzatıp sırıttım. İyi haber bekliyorum ya? He canım. Bok. Doktor böyle sıkıntılı sıkıntılı bana bakıp "%80 kansersin." demez mi? Salak gibi gülmeye başladım. Asistanla doktorun bakıştığını görünce daha bir güldüm. Kabullenememe evresi bu canlar. Delirmedim yani. Kemikten ilik alınıp iyice emin olacaklarmış. Bir şeyler daha dedi ama pek dinlemeyip o kelimeye yoğunlaştım. Baktım benim gözler yanmaya başladı. Boğaz acıyor falan. Dedim ben bir topuklayayım yoksa bunlar bana boyundan verecek sakinleştirici. Murat Kekili gibi sağa sola saldırmak istemiyorum.

Hastaneden ağlayarak çıktım. Hatta hastane bahçesinde abartmıyorum bir saat boyunca ağladım. Yani ağlamak da değil. Sanki beni oracıkta şey yapıyorlar. Böyle bağıra çağıra. Kendimi böyle durduk yere yerlere atıp yuvarlanarak ağlayasım var. Hani geri zekalı çocuklar kendini yere atıp yırtınırlar ya? Heh işte. Onu yapmak istedim. O zaman belki doktor gelip bana "Ay canım sana şaka yaptık biz." derdi. Ama hep realist oldum. En sonunda birilerini aramak aklıma geldi. Demek ki ağlarken beyin hücrelerim çoğalıyor. Annemi aradım tabi ki. Bakkal Osman Amcayı mı arayacaktım? Hey Allah'ım. Anneme ne dedim hatırlamıyorum. Otobüse bindim. İnsanlar bana bakıyor. Sanki yüzümü sümüğe daldırdım ha. Ne bakıyorsunuz? Altı üstü sümüğüm akıyor. Ağladık yani. Kan içmedik. Tam ağlamayı kesmişken babamı aradım. Adamın sesini duyduğum gibi ağlamaya başladım. Küçüklüğümden beri erkekleri görünce ağlayıp sarılan biri oldum. Nedense onların kolları altında olup tüm dünyayı unutmak istiyorum. Birazcık güçsüz olmayı. Yorulunca insan haliyle...

Otobüste bana bıdı bıdı yapan otobüs şoförü beni ağlarken duyunca sustu. Tüm otobüs kanser kelimesini duyunca önüne döndü. Tüm otobüs ben inerken bana baktı. Ve tüm otobüs bana acıdı. He otobüs acıdı. İçindeki insanlar değil. Bayılıyorum şu anlatım bozukluklarına. Neyse. Girdim yurda. Odama doğru ağlaya ağlaya yürüdüm. Odada belki Damla'yı görürüm sandım. Hayır, genelde ağlarken o oluyor etrafımda. Ama yoktu. Kendimi yatağa atıp cenin poziyonu aldım. Yine deli gibi ağladım. Ulan ben ölürsem bu kadar insan ne yapacaktı? Şu hayattaki en büyük rolüm insanları güldürüp onların moralini düzeltmek. Saçma konuşup aslında doğru konuşmak. Yani garip ama gerekli biriyim. Aklıma birden Kübra geldi. 6 yıldır dostum olan kişi. Hemen aradım. Tabi sesimi duyunca anladı. Direk beni sakinleştirmeler falan. Onun sesi titriyor telefonu Gözde'ye veriyor. Gözde bana laf anlatamayınca Kübra yine alıyor telefonu. Artık sümüklerim değil de beynim akıyor. O kadar ağlıyorum. 20 yılın ağlama ihtiyacını attım. Malum. Pek ağlamam. En sonunda ağlamayı kesip dinledim. Eğer susmazsam Kübra üzülecekti. Çenemi kapayıp rol yaptım ve iyiyim dedim. İnandı. Kapattığım gibi ağlamaya başladım yine. Bugün bana bir haller olmuştu. Bu kadar uzun ağlamam zordur benim. Demek ki açma kapama düğmem bulunmuşsa...

Abim aradı. Beni almaya geliyorlarmış. Şimşek hızıyla okula koştum. Bölüm başkanına ağlaya ağlaya durumu anlattım. Adam bana kocaman gözlerle baktım. Bırak ağlamayı ilk kez sırıtmaktan ve gülmekten başka bir şey yaparken görüyor. Kalp krizi geçirir mi diye düşünmedim değil. O kadar şaşkın bakıyor. Bir hafta tatil verdi derken bir tuvalete gideyim dedim. Aynaya baktım. Lan! Allah beni kahretmiş resmen. Cin kaçmış içime mübarek. Bu tip ne böyle. Biri Beyaz Saray'ı arayıp bana ultra viole ışını tutmadığına dua edeyip bence. Yüzümü yıkayıp yurda koştum. Tam karşıda olunca çok rahat biliyor musunuz? Böyle koşmam en fazla yarım dakika sürüyor.

Bavulumu hazırlayıp mesaj attım Damla'ya. Yalnız hâlâ ağlıyorum. Gebericem ağlamaktan ulan. Damla anında aradı. Hemen yanına gidecekmişim. Benim için derse girmedi. Arkadaşlarını çağırdı. Ay hepsi çok tatlı insanlar. Hele ki Mustafa ve Mert çifti. O kadar ağlamadan sonra sıra gülmekteydi. Karnım çatladı gülmekten. Damla ara ara bana bakıyordu. Onun babası kanserden öldü. O yüzden bana en iyi o bakardı. Biliyordum bunu... Ölürüm ki...

Neyse beni abimler aldı Istanbul'a gittik falan filan derken Salı günü Cansu ile görüştük. Çarşamba ağda yaptım bacaklarıma. Halil Sezai Yangın Var şarkısını başa sara sara hem de. Allah bana cidden o kılları boşaltmış ya... Ağzıma sıçıldı şu kıllardan dolayı. Perşembe Cansu ile sinemaya gittik. Uyumsuz'a. O başroldeki çocuk önümden geçse "Al beni al beni ulaaaan" diye arkasından koşardım. O derece kendimden geçtim. Zaten film izlerken babaannelere döndüm. Bağırıyorum "Lan koşsana mal! Ay vuramıyor da. Cansu çok sinir oldum. Bak ellerim titriyor." diye. Kaç kere sinemadayız dedi kız ya... Kaç kere küfrettim ona.

Cuma günü İlknur'la falcıya gidecektik. Ben uyuyakakmışım. Biri beni "Kalk Allah'ın cezası! Geç kaldık!" diye uyandırdı. Saçımdan tuttu. Dedim bu İlknur. Sarıldım itti beni kahpe. Uykudan yeni kalkan birine yapılır mı bu ya? Ayıp be aşkım. Çok ayıp. Bir de kuzen olacaksın. Elbisemi suratıma atıp oturdu. Giyinip koşa koşa gittik falcıya. Tabi bunun çenesi düşük bir tanıdığı var. Çocuk bunu arıyor. Bu telefonu kenara koyuyor. Ses kesilince "Evet haklısın." diyor. Hatta arada ben cevap veriyorum. Anlamıyor ki mal. Çünkü mal. Çünkü beyni konuşurken çalışmıyor.

Falcı yine dedi beşinci ayda biri girecek hayatına falan filan. Ne beşinci aymış arkadaş. Girsin girecekse. Parası da bolmuş. Öğleden sonra tanışacakmışım. Mayıs'ın 1'inden itibaren öğledeb sonralarını dört gözle bekleyeceğim. Belki uyumam öğle aralarında. Para diyor oğlum! Evlilik diyor! Kaslı diyor! Daha ne olsun? Ayyy vallahi hizmetçi tutabileceğim. Katya bana çay! Katya! Ayakkabılar! Katya! Yemek! Katya! Kesele! Katya! Katya! Katyaaaa!

Oradan direk Robert's Coffee'ye geçip oturduk. Anam. Yeni garson parlak çocuklar gelmiş. Ama ya! Ben Pazar gidiyorum. Oldu mu şimdi bu? Bir tanesini beğendik İlknur'la. Poposu çok güzeldi. Allah için o popoya bakarak kahve içtim ben. Hatta İlknur'un sigarasını alıp birkaç nefes çektim. Mart ayında da değiliz halbuki. İlknur'la eve geri döndük. Bunun ateşi çıktı. Başı döndü. Derken hastanelik oldu bu tabi. Orada en istemediğimiz insanları görmüş zavallım. Cumartesi günü anlatıyor hararetli hararetli. Ah be canım. Ben garsona bakarken seni dinlemek zor oluyor. Sus ve poposunu izle. Ay garson gelip demez mi sonradan "Siz benim dün kafamı karıştıran kızlar değil misiniz?" diye. O an bu bir teklif diye üstüne atlayacaktım. Kuzenim bakış atınca durdum. Ay gülüşünü yediğim. Ah! Niye beşinci ayda çıkmıyorsun karşıma?

Oradan da ayrılıp eve yürürken ben yerde 200 Euro gördüm. Ulan! Allah yüzüme güldü. İlknur bana gülüyor. Diyorum kesin kanserim ve son zamanlarım bu. Hangi insan yerde 200 Euro bulur lan? Sevinçle parayı aldım. Arkasını bir çevirdim. Boş. Para falan değilmiş. İlknur bana anıra anıra güldü. Allah belanızı versin. Bilerek o kağıdı yere atmadılarsa ben de Seher değilim. Ben o parayla kıyafet ve oje alacaktım! Ve ruj! Ve ayakkabı! Ve kova tavuk! Zaten hep böyle oluyor. Hep gösterip elletmiyorlar.

Ha bu arada. Saim yine bokluk yaptı. Eh. Malum. Beklediğim bir şeydi. Son şansını da kaybetti. Artık benden öte olur. Hayat benim için devam ediyor. Gram üzülmediğim için mesajına güldüm ve birkaç bir şey yazıp kitabıma döndüm. Hayat İlknur'la çok başka. Cansu'yla. Kübra'yla. Meryem'le. Damla'yla. Nesli'yle. Hep önemli rol oynayan insanlar.

Ve anladım ki İstanbul'da çılgınlaşıyorum.


Posted via Blogaway

20 Nisan 2014 Pazar

Tanrı'nın Adaleti Bence Bana Yok...

Yüce Mevlamın yarattığı insanlara bakınca diyorum ki "Ulan nasıl da farklıyız. Birinin bacağı kocaman birinin tipi kayık. Garip yani."

Ama cidden de öyle. Mesela en basitinden bugün kollarımın alınma serüveni. Damla beni sabah güzelce kaldırdı. Sonracığıma kahvaltıya gidip afiyetle tıkındık. Geri dönüp çıkardık emanetleri. Ağda, ağda makinesi ve bezleri. İlk kurban bendim tabi ki. Neden? Çünkü biraz daha ana karnında kalsaymışım maymun olarak doğacakmışım. O yüzden hemen beni masaya yatırıp... Öhöm!

Damla koluma ağdayı sürerken aldığım derin nefesler, içimden ettiğim dualar, kaçmak için yer aramalar aboooov! Ama tabi iş korktuğum gibi değildi. İlk çekişte gelmedi. Malum. Tüy değil bildiğin meşe ağacı. Yahu Allah'ım? Bir şey sormama izin ver. Neden ben? Resmen beni sınıyorsun istenmeyen meşe ağaçlarımla. Dünyanın yeşilliği bitmedi arkadaş. Allah onları bana enjekte etti. Bitki örtüsü gür biriyim. Tövbeler olsun ya! Tövbeler olsun...

Kolum acımasa da her çekişte ah uh deyip duruyorum. Damla da bana tip tip bakıyor. En son ağdayı suratıma yapıştıracak diye korktum ve sustum. Fayansları falan inceledim. Biraz düşündüm. Neden geldim? Amacım ne? Hedeflerim için ne kadar çabalıyorum? Ağda sırasında resmen ruhsal bir yolculuğa çıktım ben. Hey mübareeek!

Sonunda kökünden kazınmış olan ağaçlarıma baktım uzunca. Bir vedalaştım. 20 yılımı onlarla geçirdim sonuçta. İyi günümü de kötü günümü de bilirler. Onlarla vedalaştıktan sonra tavuk gibi yolunmuş olan kollarıma baktım. Yüce rabbim benim gibi inatçı kıl kökleri vermiş işte. Anam dört beş kere sürdü ki gelsinler diye. Gelmiyor şerefsizler. Anladık benden kopamıyorlar ama kökü bende. Yine çıkardınız annem. Ne bu kadar direttiniz?

Sıra Damla'nın kollarına geldi. Ağdayı sürdüm. Bezi yapıştırıp bir çektim. Ulan o da ne? Resmen beze atladı kıllar ağdayla beraber. Bu nasıl kolay geliş? Bu nasıl kolay kopuş? Allah belanızı versin! Ne biçim kılsınız lan siz? İnsan biraz naz yapar! Bana 6 bez harcarken Damla'ya 3 bez harcadık. İşte o an anladım ki yukarıda belli bir adalet var ve o bana yok. Allah bana kılları dozerle boşaltmış. Böyle almış atmış üstüme. Boşaltmış harbiden ya. Resmen demiş ki "Sen maymun olacaksın güzelim." Ama Damla'ya öyle mi? Annelerimizin böreğe çörek otunu serpiştirmesi gibi serpiştirmiş Allah ona kılları. Ay pardon. Tüyleri. Zaten parmağımı sürsem intihar ediyor tüyleri. Hatta Allah onu unutmuş. Demiş ki "Ha bu garibana ayıp olmasın bari biraz tüy ekeyim de linç etmesinler." Kız benim biriciğim olmasa kafa göz dalardım.

Neyse tüm işlem bitince kızaran kollarıma bakıp durdum. Çünkü bana garip geliyor. Yani resmen 20 yıldır Haydar Abinin kollarıyla yaşamışım ben. Şimdiyse bir bayan kolu. Tenimin de oldukça beyaz olduğunu çim biçme misali biçildiğimde anladık. Ben baya baya beyazım. Sütten beyaz bir insanım. Ve bu sadece kol kısmımda belirgin. Kollarıma nur indi resmen. Hey mübarek kol seni!

Margi'ye gitme kararı alıp hazırlandık. Normalde pantolon giymeyen ben pantolon giydim. Yahu ne rahatsız edici bir şeymiş. Elbise ve tayt varken pantolon da ne? Yürüyemiyorum. Bacaklarımı hissetmiyorum. Kötürüm oldum. Bir sipastikleştim. Yol boyunca pantolonu özürlüler gibi çekip duruyorum. Kıçımdan aşağı kayıp duruyor bir de şerefsiz! Hay senin gibi giysinin...

Bu böyle olmaz. Ben Saim'le buluşurken de pantolonumu düzeltmek istemiyorum. Eğildiğimde milletin gözü bayram etmemeli. Tayt giymeliydim. O yüzden Damla'nın aç karnımı doyurmasından sonra yurda gittim ve tayt giydim. Yemin ederim işedikten sonra bu kadar rahat etmedim ben ya. Zaten yolda da bir Koreli ile karşılaşıp İngilizce lafladık. Adam resmen tüm hayat hikayesini anlattı. Hayır, sormamıştım da oysa ki. Yine de keyfim yerinde bir şekilde Saim ile buluşmaya gittim. Çocuk tabi ki 1 saattir bekliyor beni falan. Ay canım yaa! Ben de istemezdim bekletmeyi ama kendi kaşındı. Kim dedi 6'da orada ol diye?

Saim'in aç karnını doyurduk Burger'da. Bana on kere sorduğu halde "Hayır ya aç değilim!" dedim ve 2 saat sonra utana sıkıla "Acıktım." dedim. Orada kafamda bardak kırsa yeriydi. Çocuk üstüne basa basa sordu bana. Bense ağzımı yaya yaya artistlik tasladım. Ulan çiğköfteyle kim doyar? İnatçıyım ya? İlla ben haklı olacağım ya işte? Neyse baktığımız saçma salak fallardan sonra kalkıp pıtı pıtı gittik pizzacıya. Anam hepsi bir değişmiş bir garip bir şey olmuş. Allah belasını vermiş resmen. Ne olmuş oraya? Eskiden ne sıcak bir yerdi halbuki. Yine bu beni ilgilendirmez. Açım aç! Kim ölmüşse ölmüş abi. Aç ayı oynamaz sonuçta. Pizzamı maceracı misali götürürken Saim'e gömüp durdum. Şu hayatta en sevdiğim şeylerden biri de Saim'e laf edip durmak. Onun da bugün kibarlığı tutmuş. Laf etmiyor. He bok etmiyor. Pizzacıdan sonra o gömdü bana. Bir giydiriyor anlatamam. Dedim lanet olsun ya!

Kalkıp gittik yeni açılan kafeye. Oturduk. İlla intikam alacağım ya? Bunun yüzüne bana yaptığı hayvanlıkları vurdum durdum. Bir de bana anlattığı bir şey için ona güzelce bir felsefe yapıp çatır çutur konuşmaya devam ettim. Bir baktım bu sandalyede iyice aşağı doğru kaymış bana süt dökmüş kedi gibi bakıyor. Hayatımda ilk defa ciddi olmuştum ama onu da mahvetti. Başladığım gülmeye. İçimden dedim buna yeter bu kadar sanırım. Umarım akıllanır ve hayatta sadece kendisinin önemli olduğunu anlar. Çünkü ben bu safın karakterini biliyorum. Psikolojisini biliyorum. Yaptığı çoğu hayvanlıklarının altında yatan dengesizlikleri biliyorum. Bildiğimden hep affettim. Tabi bu sondu. Bu sefer affetmemin nedeni de babasının üzerine yemin etmesiydi. Onun babası için önemini bildiğimden affettim. Sonuçta fazla naz aşık usandırır efendim.

Ortalığı neşelendirmek için Vine izlettim buna. Allah kahretsin ya! Açacağım vakit beni çarpsalardı keşke. Kesin bir daha o cafeye almayacaklar bizi. Öküz gibi böğürdük. Gülmekten öksürdük. Resmen gülmüyoruz abi, ölüyoruz. Belki can çekişiyoruz. Ben bir ara gülerken etrafıma bakındım da insanlar bize sanki soyunup kolbastı oynamışız gibi bakıyordu. Altı üstü güldük be! Anladık! Garip gülüyoruz! Dışlamayın! Allah bizi böyle yaratmış. Ben daha 5 saat önce kollarımda yağmur ormanlarıyla geziyordum. Saim de birkaç ay önce hayvandı. Şimdi insan oldu. Gülüyor yani çocuk. Bu çocuk gülmüyordu lan eskiden. Bırakın gülsün. Gülmeyince altına sıçan ben değil siz oluyorsunuz sonra. Şeytan suratlı diyorlar çocuğa be! Gülmek hakkını elinden almayın.

Öyle böyle vakit geçti. Saat oldu 11. Tabi biz hemen kalktık. Yolda üşümekten çocuğumu düşüreceğim. Ha. Bir dakika. Benim çocuğum yoktu. Neyse yani Jack gibi donacaktım yani. Saim bilmem kaç kere dedi montumu vereyim mi diye ama ben tabi inatçıyım. İstemedim. Bir zaman sonra soğuğa alıştım. Üşümez oldum. Yine yolda gülüyoruz falan. Şöyle bir baktım ona. Vay anasını dedim. Bu çocuk bıraktığım gibi değil. Vahiy falan indi zaar. Valla ne oldu bilmiyorum ama iyi oldu hoş oldu. İlk tanıdığım Saim olmuş. Her ne kadar ona lafları gömsem de tipinin aldığı şekle gülsem de... O değil de bu köpek bana şeker yedirmedi! Pislik.

Not: Lütfen Saim "Bu yaz elbise alacağım." dediğinde gülmeyin. O normal kıyafetten bahsediyor. Yani etekli metekli değil. Zaten pileli giyemiyor. Uzun seviyor. Eteği uçuşunda sinir oluyormuş. Arkadaşları da diyormuş buna madem oranı buranı örteceksin düzgün bir şeyler al diye. O yüzden vazgeçmiş etekli elbiselerden. Jean ve tişört takılıyor. Eh topuklu giyince düşüyormuş. Ayağı acıyormuş yavrumun. Öyle dedi. Ben de onun yalancısıyım vallahi. Öptüm.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Bir günde Devr-i Ekşınlık!

Çok garip bir gündü. Aslında günün bok gibi geçeceği sabah yağmura yakalanmamdan anlaşılmalıydı. Ama işte bilirsiniz. İnsanoğlu ya meraktan ya... Neyse. Sabah derse gidip ilk defa "İşte Sanat Tarihi budur!" dedim. Talat hocamız güne yine "Sizi seviyorum, çocuklar." diye başlayıp bitirdi ve oldukça eğlenceli bir ders oldu. Sevgili hocam. Siz hep böyle ders yapın. Biz sizi hep dinleriz. Biz de sizi o gün deli gibi sevdik. Öyle böyle değil.

Biricik sınıf arkadaşım İrem'le günler öncesinden anlaştığımız gibi Falcı Remziye'yi bulmaya gittik. Bindik otobüse. "Toki'de ineceğiz biz. Haber verirseniz hani?" dedik. Şoför'ün verdiği cevabı beklemedik. "Neresinde?" Eh yani beklemeyince benim cevabım "İçinde." oldu. Dediğime gülen İrem'le beraber Toki'nin Tanrı'nın unuttuğu bir yer olduğunu beklemiyorduk yani.

O yağmur altında köpek yavrusuna dönen ben birine usulca yaklaşıp "Biz birini arıyoruz ama elimizde sadece adı var. Burada site yönetimi nerede?" dedim. Adam bana "Ulan artık şu konuşmayı bitir ıslanıyorum!" der gibi bakıyordu. Dedi "Gel bak buradan gir. Çıkarsın oradan."

Takıldık adamın peşine. Yönetime girdiğimizde utana sıkıla ismi söylüyoruz. Kadının soyadını sorduklarında boynu bükükler moduna girerek bilmediğimizi söyledik. Kocası var mı dediler. Yine aynı tavırlar kelimeler. Korktuk mesleğini soracak diye. Şakağımdan çeneme doğru o ter damlası aktı! Allah'ım nasıl korkuyorum... İrem gözümün içine bakıyor "Yapma etme söyleme." der gibi. Ama el mecbur söyleyecektim. Utana sıkıla sesim içime kaçmış gibi "Falcı Remziye derler ona." dedim. Yönetimde ölüm sessizliği. Sanki "Ben biseksüelim ve hepinizle grup yapmaya geldim. Soyunun!" demişim gibi baktılar. İrem'in bana küfrettiğini saçlarının arasından bana bakışı sayesinde anladım. Ahh! Benim suçum yok kankaaa!

Bize yardımcı olamayacaklarını ve öbür yönetime gitmemiz gerektiğini söylediler. Aslında gayet tatlı davrandılar. Hatta falcı bile önerdiler ve güldüler de. Ama öbür yönetim için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Adam resmen ağzıma sıçtı. Sıç-tı! Hayatımda ilk defa sustum. Bir şey demedim. Bana laf söylendiği halde sustum. Cidden. Kesin öleceğim. Allah tepeme taş yağdıracak. İkinci bir kol falan çıkacak. Aa! Bir dakika! Benim iki kolum vardı zaten. Tamam, üçüncü kol o zamansa.

Neyse biz pes etmeyip tek tek binalara girdik ve zillerdeki yazan isimlere baktım. Anam bir tane bile Remziye yazmıyor. Görevli yazıyor ama Remziye yazmıyor. Bu sefer edip Toki'ye doğru "Allah belanı versin Remziye!" diye bağırdım ve dönüp otobüse doğru koşturduk o yağmurda. Otobüse moral bozukluğu ile binip Halk Eğitim Merkezi'ne gittik. Abi gitmez olaydık! Bir girdik İmam Hatiplilerin Kutlu Doğum Haftası provası var. Hayır, ben Sanatçı bir insanım. Çoğumuzun ağzı gözü vamp tarzında boyanmış. Kulaklarda piercinglerle dolanıyoruz biz. Göz makyajım benim hep ağırdır. Eyeliner'ı kalın ve oldukça koyu çekerim ben. Kirpiklerim hep takma gibidir. Bir de nah gibi lenslerle daha bir dikkat çekici. Dudaklarım desen kıpkırmızı rujla boyanmış. Tenim desen hep bembeyaz. Tırnaklarım koyu mavi ojeyle. Yani o kadar mümin arasına sızan şeytan modundaydım. Korktum bir an şeytan deyip taşlayacaklar diye. Kulağımdakileri görseler yaparlardı bence.

En arkada İrem'le oturmuş yiyip içip yayılarak İlahilerini dinleyip hazırladıkları saçma salak videolarını izliyoruz. Şimdi yanlış anlaşılmasın. Dinimi iyi bir şekilde biliyorum. Şu an karşımdaki gönülden değil de zoraki olarak Peygamber Efendimizin kutlu doğum haftasını kutlamaları bana sahtekarlık olarak geliyor. Sırf şunlar yüzünden dinden doğutuyorlar. Salavatı bile düzgün getiremediler. Ben tamamladım oturduğum yerden. Üstelik en büyük ayrımcılığı yaparcasına o videoda kocaman bir şekilde "İmam Hatipli olmak ayrıcalıktır." yazmışlardı. Kusura bakmayın ama ben size saygı duyamam. Bırakın da dinimizi bilenler temsil etsin. Keza tuvalete gittiğimde basbaya sevgilisiyle ne haltlar yaptığını ballandıra ballandıra anlatan imam hatipli kızı gördüğümde içten içe güldüm.

Artık bitsin diye hayıflanırken sonunda bitti ve ben de şarjı biten telefonumu şarja takmak için kulise doğru gittim. Kuliste hocalarından biriyle karşılaştım. Kendimi laf sokmasına veya ezici bakışlarına hazırladım ama adam bana gülümseyip "Beğendin mi?" diye sorunca yumuşayıp saygılı sesimle "Sizin ilahi söyleyişinizi beğendim sadece. Geri kalanları bildiğimden yeterince iyi yapamadıklarını gördüm ve bunu yürekten yapmadıkları için hayal kırıklığına uğradım. Ama siz hep ilahi söyleyin, hocam." dedim ve telefonumu şarja takıp dönüp İrem'in yanına gittim. Onun tiyatrodaki arkadaşları tek tek gelmeye başladı ve yeni bir kişi olduğum için bana Amerika'yı yeniden bulmuşum gibi baktılar. Hepsiyle tanıştım ama içlerinden en çok benden 4 yaş ufak olan Gökay'ı sevdim. Arkadaş bir insan bu kadar mı aynı ben olur? Çocuk resmen benim kaybolmuş kardeşim. Kesin annem bunu doğurup unuttu yani. Konuşma tarzı falan aynı ben.

Neyse ben bunların Keşanlı Ali Destanı provalarını izlerken en önde sanki ilk defa tiyatro gören masum köylü kızı gibi bakıyordum. Diyorum ya? Sanatçı biriyim. Sanatı seviyorum. Ağzım kulaklarımda izlerken İrem yanıma gelip "Hadi gidiyoruz. Saim'e söyle çıktığımızı. Gelsin Sokakta Hayat Var'a." dedi. Üzgün gözlerle milletle vedalaşıp zıplaya zıplaya gittim. Kesin ben de seneye tiyatroya katılacaktım. Hem yakışıklı çocuklar vardı. Bu hayalimi tabi gece sonunda İrem piç etti ya neyse... Tiyatro içinde aşk yasakmış. Allah Allah? Aşk bu! Nereden geleceği belli mi olacak? Kanka ayağı bilmem ne ayağı sonuçta. E bugün bacım diyen yarın sana açım der. Ama Erdoğan hocanın kuralları. Seviyorum hocam sizi. Saygılarımla!

Biz Pena Pub'a gidip oturduk. Garson gelip bize kimliğimizi göstermesini istedi ya. Bizden ha, bizden! Ulan ben 20 yaşındayım, ampül kafalı! Sinir ola ola üniversite kartımı gösterdim. Bir de laf attım "Bir dahakine ağır makyajla gelirim." diye. O bana laflar dedi ben ona derken kapıdan içeri giren Saim'i görünce toparlandım. E malum. Gıcık oluyor benim herkesle samimi olmama. Ki haklı da. Yanlış anlaşılıyorum. Yanımıza oturdu. Biralar söylendi falan. Ah, tabi ki ben Ice Tea Şeftali söyledim! Başka yere gitmemizi önerdim. Canlı müziği olan MD Pub'a gittik biz de. Anam! O garson! Anam! O şarkıcı kızan! Anam! Öldüm de cennete mi geldim ben? Usulca oturup siparişleri verdik. Ben Ice Tea Şeftali onlar bira. Zıkkım ya!

İrem içtikçe içiyor. Ben de tırsıyorum sarhoş olacak diye. Baktım bu mal mal konuşup elini kolunu sallamaya başladı. A ha dedim şimdi sıçtık. Saim'e bakıyorum "Lan yandık. Sarhoş oldu diyorum." Bana bakıp "Yoo değil. Onun morali bozuk." diyor. Bok bozuk! Çakır keyif diyorum. E en güzeli diyor. La havle kuvvete illa billaaaa! Saim'den de bir cacık çıkmayacağını anlayınca şarkıcıya doğru koşuşturup "Gözünü seveyip neşeli şeyler çal. Zırlayıp duruyor bu." dedim. Zaten sabahtan beri şarkıcı kızanla muhabbet eden tek biz vardık. Espriler laf atlamar falan fiyuuuv!

En sonunda tuvalete gidip Sercan'a mesaj attım. İrem'in eski manitası. Benim de kankam. Dedim bak oğlum seviyorsan gel şu MD'ye. Bana biraz edebiyat yapsa da ikna ettim. İçimden de ya gelmezse korkusunu geçiriyorum. Sonra o kapıdan Sercan elini kolunu sallayarak girince sevinçten sağa sola sarıldım. Bu gelince biz Saim'le topukladık. Hesap yine bindi benimkine tabi. Yazık ya! Benim gibi dostu olunca bu çocuk hep bol keseyle geziyor işte.

Soğuktan kıçımız dona dona yürüdük durağa. Öyle saçmalıyoruz falan derken İrem'le Sercan'ı gördük. Bizim kız sarhoş olmuş. Kıçı başı ayrı oynuyor. Önünü görmeyip düşüyor. Bir de gülüyor. Aman deyip tutuyoruz. Bir iğrençleşti yani. Bunları uğurladık sonra otobüse bindik. Yol boyunca lafladık Saim'le. Hatta şöyle oldu. Ben uyuzluğuna Saim'e laf edip durdum o da gülüp beni uyardı. Sanırım asla benim tatlılığımın altında yatan cadıyı kabullenmeyecek. En son yurda geldiğimizde indik. Beni zorla Pazartesi günü doktora götürecek. Aman yaa. Zar zor. Böyle şikayet ediyorum da hoşuma gitmiyor değil böyle şefkatli olunması birilerinin.

Gece biraz kötü bitse de bir günde ekşının nirvanasını yaşadım bugün. Dostlarımın kim olduğunu zor günlerde ve iyi günlerde öğreniyorum işte. Ma ma ma mi mi mi mikrofon şov!

17 Nisan 2014 Perşembe

Geceleri elbise giyme!

Aslında günüm gayet güzel başlamıştı. Hayır, başlamamıştı. Hatta dün geceden beri kötüydü. Gecenin köründe ben yurtta telefona gömülmüş Supernatural'in son bölümü izleyip Dean ve Castiel'e bakarak iç geçirirken hiç istemediğim biri mesaj atmıştı. Bilmem kaç tilyon kere şans verip ve her seferinde o şansa sıçan insan! Sivri dilimi kullandıktan sonra dizime geri döndüm ve sabaha karşı uyudum. E gece geç yatarsan gündüz tabi kalkamazsın. Çapaklı gözlerle dolabımın yolunu bulmaya çalışırken devirdiğim çöp tenekesiyle odadaki kızları "Allaaah!" dedirterek uyandırdım. İki saat diş fırçalamak, lens takıp gözünün acısından dolayı tezgaha tutunup ağlamak ve makyajımı yapmak... Sıkıcı geçen derslerden sonra o yorgun halimle Margi'ye sinema bileti almaya gittim. Akşam seansına aldım oda arkadaşım ikinci öğretim diye. Her şey iyiydi o ana kadar.

Ben yorgunluğumu sucuk gibi terleyerek atınca gayet normal bir şekilde katır gibi kokmaya başladım. Yolda resmen The Walking Dead'i yeniden çekiyormuş gibi bir izlenim verdiğime kalıbımı basarım. Öyle ki yanımdan geçen parlak çocukların bana bakışlarını gördükten sonra suratımda yeni bir evren oluştuğuna kanaat getirdim. Kesin lensim kirpiğimden aşağı sallanıyordu.

Yurda girip duşa girdim. Tam "Ohh!" demişken telefonum çalmaya başladı. Kafamı uzatıp baktım. Nesli. Köpüklü köpüklü telefona koştum. Biri odaya dalsa var ya Allaaaaaaah! Gör sen o zaman şenliği. Artık yılların açlığını mı atar üstümde yoksa olayı gruba mı bağlarlar bilemem.

Mesajı açtım baktım. Hanım efendi erken çıkmış dersten. Şimdi kızı kandırmak istemeyip acı gerçeği söyledim. İki saate anca hazır olurdum. Daha duşum bile bitmemişti. Kıçımdan köpük akıyordu yahu! Duştu şuydu buydu carttı curttu derken hepsi bitmiş ve ben yurttan çıkıp arabaya binmiştim. Asıl sorun soğuk havada elbise ve babet giymemdi. Edirne! Ah, Edirne! Gündüz çöl olup da akşam kutup olan Edirne! Ne çektim be? Ne çektik be?

Margi'ye varıp Burger'da bir Chicken Royal sefası yaptıktan sonra sinema katına çıktık. Önce küçük hanımın telefonunu şarja taktık ardından benim gözüme hitap eden kitapçıya girdik. Gayet normal bir şekilde kitap bakarken Oradan bir "Hoş geldiniz." sesiyle döndüm. Hoş geldiiim! Hoş geldim mara!

Çocuk bana bakıp sırıtınca ben de aval aval bakmayı bırakıp mimiklerimin gücünden yararlanarak "Ben kitap istiyorum da." dedim. Keşke biraz da beynimi kullanabilseydim!

Çocuk gayet güldü bana. En azından kovmadı ya? Buna da şükür. "Nasıl bir kitap?"

İçimden büyük bir istekle "Okumalık işte kapağı olan." demek gelse de "Komedi." dedim. Nedense buna da güldü. Halbuki ciddi söylemiştim. Bana Murat Mentes'in kitabını verdi. "Eğer beğenmezseniz gelin ben değiştireceğim. Ama beğenirseniz gelin ve size ben ikinci kitabını vereceğim."

Ama ben senin bana kitap satmanı yerim! Ama Allah sana özenmişken bizi unutmuş ki resmen! Ama sen erkeksen ha bu diğerleri ne? Nasıl kibar? Nasıl tatlı? Nasıl da gamzeli? Allah'ım! Kirpiklerimi kırpıştırarak ve gamzelerimi gösterircesine gülümseyerek kitabı elinden aldım. Normalde yurttan sesler korosu misali sesim birden Bethoween'ın 8. Senfonisine döndü ve "Peki. Beni unutmayın ama." dedim.

Benim gibi bir salağı kim unutur? Şu tipime bakın hele. Evlerden ırak... Kitabı ödeyip tam onu göreceğim bir yere oturduk ve kitabı açıp okumaya başladım. Allah biliyor ya? Komikti. Cidden. Hatta kaç kere kahkaha attım. Derken çocuk bana gülümseyerek yaklaştı ve göz kırpıp sigara içmeye çıktı. Tabi sonra ben bir tıkandım. Böyle nefes alayım derken can çekişir gibi sesler çıkardım. Titreyip kasıldım derkeeen Nesli bana bakıp "Bazen senden utanmıyor değilim." dedi. Ben de benden utanmıyor değilim ama Allah bana yaradılış gereği bozuk parçalar vermiş çoğu kızına aksine, kankası. Ne yapalım yani?

Filmin başlamasına az kala gittik salonun önüne. Anam ben yine böyle bir hiperaktifim falan. Yine yerimde duramıyorum. Arkamı bir döndüm ve yıkıldım. Garson bir beğendiğim kızan vardı. Tam karşımda bir kızla bana doğru geliyordu. Tamam bana değil, salona ama salonun önünde ben olduğum için falan yani aslında bana da geliyor olabilir hani hani? Aman ya! Bana değil. Anladık! Te Alla bee!

Nesli yanımda benim yıkılmış halime kıkır kıkır gülerken içimden saydırıyorum. Çükü kopar inşallah. Kız buna ciciklerini gösterirken bu suratına geğirirdi inşallah. Kuşu kalkamaz kötürüm olurdu inşallah. Kendi içine boşalır ölür giderdi inşallah. Zaten sessizden korkacaksın arkadaş! Onlar en fenası. Bir götü yere yakın olandan bir de sessizden amaaannn mazallaaaah! Şeytan kulağına kurşuuuun! Yanındaki kız da zaten yerden bitmeydi. Al işte. Tencere kapak!

Filme girip çaprazımıza oturan o iki uyuzu gözlerimle öldürdükten sonra Kaptan Amerika'yı ağzımdan salya akıtarak izledim. Yüce rabbim? Çok mu zor böylesini benim yapman? Beyni olmasa da olur, tamam. Ama şu eve girip şu yatağa girip ve sağıma döndüğümde üstüne atlama isteği uyandıracak birine sahip olmamı sağlamak senin için zor olmamalı. Neden hem armudun iyisini ayılar yer? Neden ben armut olmak zorundayım? Neden ben onun ayısı olamıyorum? Halbuki bende ayılık potansiyeli çoktu. Daha çok panda profili var ama olsun. Bence ben de armudumu hak ediyorum. Ya şuradaki bıyıklı bile bulmuşken ben niye bu kadar yalnızım? Tatlıyım! Komiğim! Arada zeka belirtisi gösteriyorum! Rahibe mi olayım yani? Bunu mu istiyorsun?

Film boyunca babaanne modunda oldum ve film bitince saate baktım. A ha şimdi sıçtık! Otobüsler artık gelmeyecek. Ulan! Elbise giydim lan ben! Burası Türkiye. Cinsel açlığın Afrikası! İşte bu yüzden bir sevgiliye ihtiyaç var! Duy sesimi rabbiiiiiiim! N'olur sonum Fatmagül'e benzemesin. N'olur sonum şu "Al beni ulaaan!" diye bağıran azgın teyzeye benzemesin. Allah'ım n'olur bugünü atlatayım kazasız belasız.

Nesli ile otobüs beklerken bir yandan da bana kızmasını küçük kız çocuğu gibi dinledim suçlu suçlu. Bu elbise de neyin nesiydi? Bu havada elbise mi giyilirdi? Mayıs'a kadar bana elbise giymek yoktu. Bundan sonra akşam vakti adam akıllı giyinecektim. Demiş miydim bilmiyorum ama bu şehirdeki baba rolünü üstlenen kişi Nesli'ydi. Anne rolünde ise Damla vardı. Oda arkadaşlarımla aile gibiydik. Utanmasak duvar halısı asıp çiğ köfte yoğuracaktık. Tavana atıp olmuş mu olmamış mı diye de bakmayı düşünmedik değil yani. Ne yalan söyleyeyim? Her odamıza gelen "Aiiiyyy siz aile olmuşşunuuuuuuuuz." diyor. Aile fotoğrafı çektirmeye gideceğiz seneye kısmetse. Ah ahh!

Baktık otobüs gelmiyor. Dedik yürüyelim. Arabalar korna çaldıkça Nesli bana ölümcül bakışlar attı. Ne ya, ne? Bilmiyordum işte! Çok meraklıyım, değil mi milli olmaya? Korkuyorum! Sesim titreyerek elimde taşla gökyüzüne doğru işaret ettim. "Al bak! Ay bile yakın. Hep ay yüzünden. Beni kötü etkiliyor. Bak nasıl da uğursuz. Korkuyorum!"

"Ha zaten hep ay yakın olunca zekanı kaybediyorsun, değil mi?"

"Evet!"

"Lan sus! Düzgün yürü vurucam ağzına gözüne şimdi. Bak laf atıp duruyorlar."

"Şişe falan bak bul. Birine vurur kaçarız."

"Ya sanki koşabilecekmişsin gibi konuşma."

"Taksi tutsak?"

"Ben taksiye para vermem. Yürü. Olin'e kadar hızlı yürüyelim. Oradan araba kesin geçer."

"Ya geçmezse?"

"O zaman taksiye bineriz söz. Yürü hadi."

"Söz mü?"

"Lan!"

"Tamam"

Olin'e gidene kadar bildiğim tüm duaları okudum. İncili ve Tevratı da bu işe alet etmiş olabilirim. Buda'ya bile dadandım düşünün. Zaten mitolojiyi bildiğimden oradakileri de unutmadım. Sonuçta fazla Tanrı göz çıkarmaz. Fazla dua. Fazla din. Of! Yarını görebilmek istiyorum Allah'ım. Ben 9 ay 10 gün sonra elimde bebekle başım yere eğik durmak istemiyorum. Bana boklu bezler atılmasın. Vurun kahpeye demesinler. Sehergül'ün suçu ne demesinler. Tek suçum elbise giymekti. Lan! Fatmagül de o gün elbise giymişti. Oğlum yaa! Kahretsin. Allah'ım vallahi şükür namazı kılacağım vallahi bak!

Olin'e vardığımızda arabaya binebildik. Sevinçle yurda vardığımızda kamyon şoförünün bana "şşt" demesini asla unutmayacak ve geceleri elbise giymeyecektim. En azından bir sevgili edinene kadar. Ki bu da en az 5 yıl demekti. Yarın falcıya gittiğimizde eğer ki bana abidik gubidik şeyler derse ona geceleri elbise giymesini söyleyeceğim. Bu arada. Şu bana dün gece mesaj atan şapşalı affettim. Bakalım. Bu sefer yine aynı şeyi yaparsa geberse bakmam ona daha. En azından yarın arkadaşımla içmeye gittiğimizde bana sahip çıkan biri olacak. Hoş, İrem bira içerken ben Icetea içeceğim. Belki farklılık yapıp şeftali değil de limon içerim. Hep şeftali hep şeftali bir yerden sonra bıkıyor biliyor musunuz? Öyle. Yarın ola hayrola. Bakalım bu sefer başıma ne gelecek?