18 Aralık 2016 Pazar

Çünkü biz güçlü kadınlarız

Daha bu yaşta babasız kalmak dünyanın en kötü şeyi. Abisiz kalmak da öyle. Çünkü, kızlar ilk aşkları babası ve abisidir. Baban çınar ağacındır. Sırtını yaslar gölgesinde dinlenirsin. Abiler ise süper kahramanlardır. Tüm üzüntüleri alıp götüren kahkahaya boğan cinsinden hem de. Ama... Onları kaybettiğinde hiçbir erkeğe güvenmezler veya tam tersi tüm umutlarını diğer erkeklere bağlarlar. Ben güvenmeyenlerdenim. Dilara ise umut bağlayanlardan. Ben genelde onları kötülerim. Dilara ise kucak açıp şefkatle yaklaşır. Ben kötüyümdür. Dilara ise iyidir. Biz babasız kaldık. Artık ne ağacımız var ne de gölgemiz. 

Ama biz yok olmadık. Aksine güçlendik. Çünkü birbirimize sahibiz. Bir hastane vukuatında bile gecesinde kahkahalara boğulup olanlara gülebiliyoruz. Geçen Dilara'da kaldım. Her şey iyi hoş kahkaha atıp gülüyoruz. Gülmekten artık anırır halde milletin kulaklarına tecavüz ediyoruz. Derken efendim ben deniz bir bipolar hastası olduğum için beni bir korku aldı. Omen Tanrem! Titriyorum. Kalp atışlarım tavşan boku misali patır patır dökülüyor kulaklarımdan. Abi, neyden korkuyorsun deseler ağlayacak haldeyim. Bekliyorum, sabrediyorum, ha geçti, ha geçecek yok! Geçmiyor lanet olası his. 

"Dilara kalp atışlarım mehter marşı tarzında atıyor. Saydım dakikada 124 atıyor. Ya aşık oldum ya da kriz tutuyor." 

"Kanka sen aşık olmazsın ki?"

"112 kaçtı?"

"Ne diyon oğlum?" 

"Ay, geliyor. Geliyor." 

"Ne geliyor kızım anlamıyorum, n'oluyor?"

"ÖLÜYORUM ANLASANA! HASTANEYE GİDELİM. MEZARIMA PANDA YAZIN SADECE."

"Kes sesini elimle yüzüne yazacağım şimdi bir şeyler. Kalk gidiyoruz." 

Sonrası titremeler, altımıza sıçmalar, korkular... Apar topar hastaneye kaldırdık beni. Yolda da ani fren yapıp beni daha çok korkuttuk tabii. Ben orada 3 damlacık işemiş olabilirim hatırlamıyorum. Derken öyle ya da böyle 10 dakikalık yolu arabaya pandik atmışız da araba uçmuş gibi 3 dakikada geldik. Hastaneye bir girişimiz var efsaneydi. Dilara'nın kayarak patinaj yapması, benim azer bülbül gibi titremelerim, her an ölecekmişim de çaktırmıyormuşuz gibi birbirimize bakışımız... Biri ölse mal gibi birbirimize bakarız ve kendimizi de öldürürüz ortama uyum sağlamak için o an onu anladım. 

Bekliyoruz doktor benimle ilgilensin derken bir tane teyze geldi. Gelmez olaydın pis mendebur ayak suratlı teyze! 

"Geçmiş olsun kızım. Neyi var?" 

"Bipolar hastası." 

"He ben de hayatta her şeyi kafama takardım sonra öleceksin dediler ama ben hariç herkes öldü, hepsini gömdüm, yine de ben ölmedim. İyi olacaksın merak etme."

"..." 

"Kanka bana bir şeyler oluyor, nefes alamıyorum. Söyle sussun." 

"Dur güzelim kızım adın neydi? Bir dua okuyayım sana." 

Ardından kadın naptı öl geber mi dedi ne dedi bilmiyorum ama ben krize girdim. Çığlıklar, nefes alamamalar, saçlarımı yolmaya çalışmalar, ağlamalar, Dilara'ya can simidim gibi tutunmalar. Benim yüzümden kız da nefes alamadı. Üstüne bir de doktorların o hipokrat yeminli kçlarına tekmeyi bastı. O an nefes almaya çalışmakla uğraşmasaydım alkışlardım Dilara'yı. Ama en sonunda bana 30 tane sakinleştirici verdiler. O anı Dilara anlattığında içim acıdı. 

"Kanka belki 10 kere kendimi tuttum ağlamamak için. Bana yapışıp 'kanka bana ne yapacaklar çok korkuyorum koru beni' demen beni bitirdi. Beni bırakma demen beni karanlık sulara attı. Seni asla bırakmam. Ölene kadar seninleyim. Sensiz olamam ben." 

Dönüşte de bir güzel Mc Donalds yedik afiyetle. Eve vardığımızda ikimizin de sinirleri öyle bozuktu ki her şeye güler olduk. Salak salak espriler yaptık. Oje sürdük. Sarıldık. Müzik dinledik. En sonunda yanyana uyuyakaldık. Şimdi söyleyin bana. Biz yanyanayken nasıl güçlü olmayalım... Tamam ben bazen altıma işeyip kriz geçiriyor olabilirim ama Dilara sümüklerini çıkara çıkara ağlarken ben de onun yanında oluyorum. Ben iyiye gitmiyor olabilirim. Kafam bazen gidiyor olabilir ama yemin ederim ki Dilara'ya verdiğim sözden dolayı kendimi tutuyorum. Karanlığımda kaybolmamaya çalışıyorum. Işığım olan Dilara'mı takip ediyorum. 

Evet, biz erkeklerden çok darbe yedik. En başta babalarımızdan. Hâlâ da yaradır babalarımız bizde. Daha demin anneme ağladım, "Anne ben çikolata sevmem çünkü babam çikolata alacağını söyleyip çıktı ama asla geri dönmedi." diye. "Babam beni her seferinde terk etti. Babam yüzüstü bıraktı beni. Abim yalnız bıraktı kollarıyla saracağına. Beni sevmeyi reddetti. Halbuki ben onu çok sevmiştim. Kendimden bile çok..." 

Ben nefret ederken erkeklerden, onlardan korkarken ve kaçarken Dilara tam tersini yaptı. Kimseyi aynı kefeye koymadı. Şefkatli oldu. Çok şey istemedi. Biraz sevilmek, biraz güven, biraz yaslanacak bir omuz istedi. Bir ömür istedi. Ama sevgili dostum, ben bunları istemeyi çok önceden bıraktım. Benim yaptığım daha az acı verici. Allah biliyor ya? Yüreğindeki acıları söküp atabilmeyi sen de ben de çok istiyoruz. Çaat! Artık istemiyoruz. Random. 

Şimdi, böyle ponçik ve minnoş bizlerin +9 itemlerini kullanıp sevmek yerine kick ass yapmaya gerek yok. Biz ki Kısmetse Olur'a bile taş çıkaracak şeytanlık ve gıybetlikle kutsanmış iki kadınız. Canımız sıkılınca bugün kime ne yapsak diyenleriz. Sırf hobi olsun diye acı çektiriyoruz sevmediklerimize. Siz ise kalkmış bizi ağlatmaya çalışıyorsunuz. 

Biz güçlüyüz arkadaşlar. Gözyaşlarımızı sadece birbirimize gösteriyoruz. Ama biz de yoruluyoruz. Biz de hâlâ üzülebiliyor ve acı çekebiliyoruz. İnsani duygularımıza yenik düşüp yerlerde sürünebiliyoruz. Bizi daha kötü duruma sokmak için elinizden geleni ardına koymak istemeyenlere şu sözüm: Küllerimizden her yeniden doğduğumuzda intikam ve daha fazla güçlü olmak bizim kanımızda var. Dikkat edin. Ateş olup bokum kadar yer bile yakamayan sizler için fazla tehlikeli oyunlarda olmayın. At gibi giden it gibi döner. Ak akçe kara gün içindir. Damlaya damlaya göl olur. Bugün de atasözleri ve deyimlerden ölmediğime göre annemin en favori sözüyle size veda ediyorum. 

Allah belasınızı versin bizi üzenler. 

22 Haziran 2016 Çarşamba

Ütopik olmayan duygular günceli

Hayatta öğreneceğin şeylerin fragmanı üniversitede verilir. Mesela alttan almayı çok güzel öğrendim. Öyle ki her şeyi alttan alıyorum. Derslerim dahil. Aşkın olmadığını, hayır varsa bile olmaması gerektiğini de öğrendim. Aşık olmadan bu kanıya varmamın sebebi de geceleri kafayı çekip bana aşk acılarını anlatan arkadaşlarım yüzündendir. Ne illet bir şeymiş bu sevmek ve aşk ya! Dalyan gibi olan, suyu sıkıp kayalıklar çıkaran ve Yarasa Adam karizmasına sahip olan biricik arkadaşlarım şu anda Hindistan guruları gibi dolanıyor etrafta. La bu kızlar size ne etti, diye bir soru yöneltirseniz alacağınız üç cevap vardır. Küçük Emrah'ı tahtından indirecek şekilde bir bakış, dertli büyük bir iç çekiş ve "Ağzıma sıçtı be birader." cümlesi. Bakın bu soruyu kızlara sorsanız 3 saatiniz, cebinizdeki 50 liranız -çünkü siparişler pasta ve Mocha şeklinde olacak- ve ruhunuzun şefkatli kısmı çalınacak. Ben hep şeyi düşünmüşümdür, bu aşk acısı çekenleri bir araya getirip izdivaç yapsak tüm sorunlar çözülecek. Herkes herkese merhem olsun. 

Şahsen ben aşk acısı çeksem gider kebapçıda en acı yemekleri söylerdim, dişimi kırardım veya yeni baştan apandist nakli yaptırıp patlattırırdım. Aşk acısı da neymiş demek için bunları yapardım. Hiçbir zaman acı çekince köşede oturup depreyona giren biri olmadım. Aksine acımasız ve gaddar olup insanlara acı çektirdim. Çünkü, kimsenin benden değerli olmadığını zor yollardan öğrendim. Hayatın kitaplardaki gibi olmadığını da yaklaşık 1 aydır farkındayım. En büyük acım bu oldu. Şimdi kitap okurken içimde bir memnuniyetsizlikle okuyorum. Jazz kültürüne yöneldim. Orada bile aşktı, böcüktü, vay efendim mıç mıç sevgiydi var. Aşk dediğiniz şey sadece ve sadece alışkanlıkla beraber arzudan ibaret.

Mesela bugün Eskişehir'de geziyorum en yakın arkadaşım olan Kübra'yla. Girdim bir kafeye. Tabi o kafeye girmek için Kübra'yı baya dolandırdım. Bana güzel enerji vermeyen hiçbir kafede oturamıyorum. Güzel bir atmosferi olan ve her türde insanın takıldığı bir kafe. All freed diye bir yer. Çocuklarıyla gelen aileler mi dersiniz, Arizona kertenkeleleri mi dersiniz, tek tabancalar mı dersiniz, minnoş kız grubu mu dersiniz, yoksa beddualarımı alan çiftler mi dersiniz? Hepsi de orada mevcut. Birer tutam alıp fırlatmışlar sanki. Neyse, baktım ortam iyi, girelim dedik. Oturduk Kübra ile Gıybet Sohbetleri programı yapıyoruz kendi aramızda. Derken gözüme bir çif takıldı. Ulan kızın göbeğine kimlik çıkartmayı önermiş devlet ama kız göbeği açık bir elbise giymiş. Tamam giysin de bize bakışını hiç hoş bulmadım. Normalde kimseyi yargılamam ama biri kıza göbeğinin bana "Merhaba" dediğini söylemeliydi. Derken karşısındaki çocuğa baktım. Gayet sıradan biri işte. Eli kolu olan ve konuşan bir insan. Belki tek farkı kıvırcık saçlı olmasıydı. Ki bunu bile ilerleyen zamanlarda kaybetti gözümde. Ulan kız bir şeyler anlatırken bu yavşak kızın memelerine cevap veriyor. İçimden, acaba memeleri de mi konuşuyor, dedim. Şimdi bu mudur aşk? Yapmayın kızlar. Aşk yoktur. Sen bir erkeğe gidip, "Seks yok, yiyişmek yok, 2 seneye kalmadan evleniyoruz ve kesinlikle beni çok sevip köpeğim olacaksın." dersen o adam sana bakıp bir şey demeden kalkar gider. Yani inşallah öyle yapar. Daha kötülerini de gördüm de diyorum. Erkeğin aşkı nikah masasına kadardır. En kötü daha iyi memeli bir kadını görene kadardır. Hepsinin derdi tasası seks, rahat yaşam, eğlence. Çocuk gibiler anacım, çocuk!

Şimdi erkekleri çok yerdim, biraz da kadınları yereyim. Bakın abicim, kadınlar dünyanın en şeytan ama aynı zamanda en saf insanlarıdır. Kandırmak çok kolaydır çünkü onlar doğar doğmaz "Mutlu aşk" tablosunu zihninde kodlayarak gelmiştir dünyaya. Evcilik oynarken bile kendilerini belli ederler. "Ayy, kızım bak baban geldi. Hadi babana bir öpücük ver. Tamam sen çok öptün yelloz! Biraz da bana bırak! Ya Mertcaaaan! Kızının dili çok uzadı ve şımardı, ühü. Bana o sevdiğim sınırlı sayıda üretilmiş çantayı da almadın zaten. BU GECE KOLTUKTA UYUYORSUN, HAYVAN HERİF?! Hadi öpüşelim, ehe." Ya abi siz manyak mısınız? Erkekleri daha çocukken korkutup evliliğe soğutuyorsunuz. Hiç unutmuyorum bir gün kız arkadaşımla evcilik oynuyordum. Koca olan bendim. Anacım yemediğim trip kalmadı. Yıldım ben, yıldım. Erkekler nasıl yılmasın? Sonra bu concon kızlar büyüyor, serpiliyorlar ve ilk erkekleri kamdırmaca olayına giriyor. Ölümüne makyaj! Kızın makyaj zulasıyla ben Son Akşam Yemeği tablosunu yeniden yapar, kalanıyla odamı boyarım. Ondan sonra erkekler kanıyor güzel diye. Ben de yapıyorum ama en azından makyajsız çıkınca hiç de sorun yaşamıyorum. Neyse, bu kızlar para pul ve dış görünüş hastası oluyor. Neymiş baklavalı olsunmuş, geniş omuzlu olsunmuş, yakışıklı olsunmuş, gözleri renkli olsunmuş, gülüşü güzel olsunmuş. Peki, sen ıslak mendil aşamasından sonra nasılsın ablacım, diye sorarlar yani. Ya kızlar, iyi kalpli erkeklerimizin ağzına sıçıp bizim gibi suçu günahı olmayan hemcinslerinize niye yolluyorsunuz? Sonra bizim ağzımıza sıçıyorlar. Ardından biz sıçıyoruz. Böyle iğrenç bir kısır döngü oluyor. İlletsiniz, illet! 

En güzeli ben küçüklük hayalim olan bir yıldızın içinde yaşama arzumu gerçekleştireyim de kurtulayım bu iki cinsten de. Üniversiteye geldim geleli bitmiyor ülkedeki yaprak dökümü havası. Kız gitmiş çocukla ve arkadaşlarıyla tek tek yatmış ve karşıma geçip "Çok şey mi istiyorum yaaa? Ühü! Biraz mutluluk!" diyor. Ulan orospu! Sen kaç kızın rıskını yedin bitirdin. Daha ne istiyorsun? Her baldan parmak çalmış bir de arı kovanını istiyor. O arılar seni sokar, bebişim. Çok da şey yapma bence. Sadece bu da değil. Erkekler de gelmiş diyor ki "Sadık ve helal süt emmiş kız bulmak zor." Pezevenk! Sen mükemmeldin de o yüzden mi gidip kızı en yakın arkadaşıyla aldatıp bir de üstüne kızın her şeyini çalarak bıraktın? Senin ağzınla götünü yer değiştiririm! Bıktım sizin iğrenç ve saçma ilişkilerinizden. Ben ilk çağlara dönmek istiyorum. O zamanlarda herkes salaktı. Bilmediğin şey seni mutlu eder. Cahillik, en güzel mutluluktur. Ama şu devirde cahil kalamıyorum, dostlar. Kısacası, her şeyden soğumuş haldeyim. Kitaplarda aşk görünce baygın baygın bakıyorum artık. 

Üniversitede dostluklar da çok efsanedir. Kardeşim diyorsun ya yatakta seninle anadan üryan ya da düşman saflarında. E hani ölümüne kankaydık? Hani bizi kimse ayıramazdı? N'oldu? Ben söyleyeyim n'olduğunu sizlere. Bencillik, menfaat ve nankörlük adı altında olan şeytan üçgeni dediğimiz şey oldu. Ya gitti sevgili yaptı, kıç döndü. Ya senden daha süper dost buldu, ki genelde onlar da kavga edip küser. Ya da senden alacağını aldı. En kötüsü de sonuncusu he. İnsan kendini günlük ped gibi hissediyor. Hani şu kullanılıp atılan restorant ıslak mendilleri var ya? Heh, işte o oluyor insan. Karma sizi de görüyor, şekerler. Sıra size de gelecek. 

Son olarak bir de şey vardır. İş hayatına giriş 101. Oy, yarabbi! Ben hem okuyup hem çalışmanın bu kadar zor olduğunu bilseydim aklım erdiği gibi kendimi balkondan aşağı atardım. Böyle hayat mı olur? 12 saate 25 liraya çalıştım. Üstelik bel kemiği bendim. Okula gidemedim. Derslerim girdi bana. Sonra iş değiştirdim, gidip garsonluk yaptım. Sürekli kayıp düştüm, müşterilerin iğrenç tavırlarını çektim ve beni tavlamaya çalışan aptalların bıraktığı çamurlu ayak izlerini 2 saat boyunca paspasla sildim. Hadi orayı da bıraktım. Gittim maçları yayınladım dev ekranda. La zaten 4 saatimi çaldılar günde. Saygıda kusur etmedim. Aile gibi olmaya çalıştım. Bana gelip "Daha fazla bize zaman ayırmanı istiyoruz." dediler. Ben bilmeden hepsiyle evlendim de trip mi yiyorum diye düşünmedim değil. Şaka gibi 88 lira verdiler. 88 lira nedir ya? Gözyaşlarıma hakim olamıyorum gülmekten hâlâ. Bunları geçtim, rekabet vardı ya garsonlukta. "Hayır, en fazla çayı ben götüreceğim." Al ebenin amına kadar götür ama düş yakamdan! Ya lanet olsun benim çalışacağım iş yerinde kadın olmasın ya. Katlanamıyorum, bir ara bardak yiyecektim sinirimden. 

En güzeli küçük bir bağ evine yerleşip kitabını yazmak ve ektiğin ekinleri biçerek afiyetle yemek. Yalnızlığı seviyorum ben. Hiç olmazsa kimse kalbimi kırmıyor, canımı yakmıyor, benden bir şeyler çalmıyor ve hayalkırıklığına uğratmıyor. Ben domates ekmeye gidiyorum. Köpek alırım bir tanecik. O bana sadık kalır. Çok sever beni. Her şeyden korumaya çalışır. Geceleri de benimle uyur. Hem çok da minnoşlar. Ama önce bağ evi için böbreğimi satmam lazım. Ben en iyisi bi' mafyacıklarla konuşayım. 

12 Şubat 2016 Cuma

Benim arkadaşım bir Tanrıça: İlayda Nartek Güven

Hani... Sevgilinizden ayrılırsınız da böyle boğazınızdan bir acı çığlık yükselmek için çırpınır ya? Annenizi kaybedersiniz de boğazınıza bir yumru oturur ya? Öyle hissediyorum. Çünkü, benim en yakın arkadaşım gitti. Odadan gitti. Pırr dedi gitti. Uçtu gitti. 20 dakikalık bir mesafe girdi aramıza onunla. Hep böyle şey demek istemişimdir "Mesafelerin ta..." Keşke bir şeyi isterken oturup düşünseymişim. Para isteriz olmaz, aşk isteriz olmaz, derslerden geçelim deriz olmaz, çikolata isteriz olmaz ama şu salak cümleyi isteriz olur. 

Şu an resmen oturmuş Gökhan Türkmen'in Korkak adlı şarkısını dinliyorum. Evde herkes her an ağlayacağım diye bekliyor. Ben hiçbir şeye ağlamam ama iş ayrılığa gelince özlemeye gelince oturup hüngür hüngür ağlayabilirim işte. En yakın arkadaşım öldüğünde ağlayamamıştım. Üzerinden 4 sene geçti ve ben hâlâ ağlayamadım onun için. Sanki ağlarsam ona ihanet edecekmişim gibi hissediyorum çünkü. Ama Nartek gitti odadan ve ben boğazımdaki acıyla bunu yazıyorum. 

2 yıllık bir dostluk serüveni anlatayım size. İlk tanıştığımızda hiç sevmemiştim Nartek'i. Ne tesadüf o da beni sevmemiş. Ama çaktırmamıştık. Hani kızların doğaüstü bir yeteneği vardır ya? Sevmediğin birine "Canıııııım, nasılsııııın?" diye çığırırız ama içimizden "Pis kahpe." diye geçiririz. Bakın bu doğru bir yetenek, şehirefsanesi falan değil anlatabiliyor muyum? Ama ne hikmetse biz Nartek ile kaymak ile bal gibi olduk. Çikolata ile antep fıstığı olduk. Biz resmen yinyang olduk... Şey... Tamam, o kadar olmadık belki ama biz bir alana bir bedavaydık insanlar için. ("Hanginiz bedava?" diye sormayın sakın. Şurada duygusal acı çekiyorum.) 

En basitinden hasta olduğumda kız yoktan C vitamini var edip belki götümden belki ağzımdan dayıyordu o vitaminleri. Hatta ben yemek yemiyorum diye yemekhanede ne kavgalar ederdik. Anam! Herkes durmuş bize bakıyordu. Ben asi serbest stilimi yansıtırken, Nartek de cinnetler geçirmemek için derin nefesler alıyordu. Hacım, ben yediğimi sürekli kusardım bir aralar. Durmazdı midemde yani. Nartek de giden vitaminlerin arkadasından ağlamayıp yenisini aktarmak isterdi bana haklı olarak. Mesela şöyle ki: 

"O tabak bitecek, Seher." 
"Hayır."
"Ye onu bak sana cehennemi yaşatırım."
"Ya yemek istemiyorum. Doydum görmüyor musun? Kusayım mı? Onu mu istiyorsan, ha?"
"Kusmazsın. Ye şunları."
"Sen benim annem değilsin. Bana karışamazsın."
"Bana bak, Seher. Sen çöpsüz üzüm değilsin, anladın mı? Ben senin gözümün önünde erimene dayanamıyorum. Birden zayıfladın ve sürekli ya başın dönüyor ya da yataktan kalkamayacak kadar hastalanıyorsun." 
"Ben sanki çok mu mutluyum böyle olmaktan?"
"Ye diyorum."
"Hayır."
"Öyle mi? Halbuki sana pandalı bir takım şeyler almıştım." Oyuncu bir şekilde iç çekti tabi ki. "Ben de kendim kullanırım." 
"Çorbayı içmem ama sebzeyi yerim. Anlaştık mı?" 
"Çorbadan 5 kaşık alırsan olur."
"Ah ulan... Tamam!" 

Hep Nartek kazanırdı. Kız benim zayıf noktamı iyi bilirdi. Güzel yerden vururdu. Duygusaldan girince olmazdı ama iş istediğim bir şeyi bana sunmak oluncak annemi bile yerdim ben. Sonuçta tekrar kusmadan yemek yeme olayına alıştım. Düşünüyorum da Nartek olmasaydı çoktan hastanede serumla besliyor olurlardı beni. Ha, hastane demişken, Nartek'le hastaneye gitmeye bayılıyorum. Bir gün Nartek bana kırılmıştı, konuşmuyordu. Benim de o gün zehirleneceğim tuttu. Aklıma direk Nartek geldi. Aradım. 

"Kanka ölüyorum. Çabuk gel."
"Ne oldu ya? Neyin var? Neredesin?"
"Dışarıda yemek yedim. Yarım saattir soğuk soğuk terliyorum, kusuyorum, üşüyorum. Ölüyorum. Ölürsem tabletim senin olsun kanka."
"Sus be geri zekalı. Kırdırtma tabletini şimdi. Senhazırlan ben taksiyle geliyorum. Aradığımda çık."
"Tamam kanka- öhö. Kanka- öhö. ÖHHÖÖÖĞĞĞ!" 
"Üff, kapa telefonu da öyle kus. Mal." 
"Tama-ööeeaağğğ!"
"..."

Ardından geldi ve gittik hastaneye apar topar. Tabi ben damızlık gibi uzandım sedyeye. İğne vuracaklarmış. Kadın sanki kocasını elinden almışım da bana kini öfkesi varmış gibi bir soktu iğneyi. Resmen uludum ya. Kurt gibi uludum o an. Sana o diplomayı veren üniversitenin temelleri başına yıkılsın. O demir çubuklar sana girsin kör olasıca hemşire! Allah seni lanetlesin e mi, ırıspı! 

"Kanka yaşıyor musun?"
"Iıııhhhğğğ."
"Geçecek, geçecek. Bak keşkül kıvamındaki poponu ovalıyorum."
"Kemiğime kadar soktu, gaddar karı."
"Aynen vallahi hiç acımadı. Ben ağzından çıkartacak sandım."
"Galiba çıktı, kanka."
"Hahahahaha, salak!" 
"Ay götüm... Vallahi götüm. Of anam!" 

Mesela bir de Nartek'in hediye alma olayı vardır. Ağam, kız Noel Baba gibi hediyeyle geliyor odaya. İleride sevgilim olursa Nartek'le kıyaslamayı düşünüyorum. Geçen gün bana bir çanta dolusu makyaj malzemesi temin etti. Mahmut abi değilmişim, makyaj yapmalıymışım, ve o artık bir materyalistmiş. Ne olduğunu bilmediğim bir sürü şey bana bakıyor, ben onlara bakıyorum. Üşenmedi hepsini tek tek anlatıp uygulamalı olarak gösterdi ne işe yaradığını. Sanki gidecekmiş de gitmeden önce son kez iyilik yaparmış gibi. Ben şu an anladım ki 'bir alana bir bedava'daki o bedava aslında benmişim. Vay ya... 

Şimdi, odaya gideceğim ve yatağı boş göreceğim. Önce eşyalarımı altdudağım titreyerek yerleştireceğim dolabıma. Ardından kendi yatağıma oturup kocaman bir iç çekeceğim ve boş yatağa bakacağım. Ya duşta suyun altındayken ağlayacağım ya da yorganın içine girip ağlayacağım. Bilmiyorum, ama emin olduğum üç şey var. İlki, Nartek'i arayıp burnumdaki sümükler baloncuk çıkartana kadar ona ağlayacağım ve o da "Ağlayacağına kalkıp gelsene kızım. Mal mısın?" diyecek. İkincisi, ona olan saygım ve sevgimden dolayı ne zaman doyduğumu hissetsem bile tabağımı bitireceğim ve artık sevdiğim ıspanak yemeğini yiyeceğim. Üçüncüsü ise... Onu çok sevdiğim. İnsan sevdikleriyle geçirdiği zamanların değerini bilmek zorunda. Onlar gittiğinde içinizde oluşan o kocaman boşluk asla dolmaz. Odada beraber olmak ile dışarıda görüşmek çok ayrı. Sonuçta sen bir aile oluyorsun o odada. Ağlarken seni görüyorlar. Üzgünken seni dinliyorlar. Gülerken beraber seninle gülüyorlar. Onlar hep yanında oluyor ki hep demişimdir oda arkadaşlarımız aynı zamanda aile üyemizdir diye. Umarım gittiğin evde sana iyi bakarlar, kardeşim. Söyle onlara çok çabuk üşürsün o yüzden doğalgazı kısmasınlar. Bir de hasta olduğunda çok uyuyorsun sen. Uyandırıp yemeğini yedirsinler ve ilacını içirsinler. Sen üzülünce de çok belli etmezsin zaten. O yüzden hep halini hatrını sorsunlar. Çünkü, sen ağlayınca da çok tatlı olsan da su kaybı yaşamanı istemiyorum. Mesela ben şu an deli gibi su kaybediyorum. Ağzıma burnuma giriyor gözyaşlarım... 

Ha, mentole de alerjin var. Mentol mentol takılmasınlar etrafında. Şey de yapmasınlar... Kırmasınlar seni. Pamuk gibi kocaman ve yumuşacık kalbin var senin. Bir de sorar mısın onlara? O güzel yuvada bir pandaya arada yer var mı? Söz çok ses yapmam. Ortama uyarım. Yanına kıvrılır, sessiz olurum. Bir şey de istemem. Yanında olsam yeterli. Annesinden ayrılan yavru gibiyim birazcık. Çünkü, ben şu an duygularım kalp krizi geçiriyormuş gibi hissediyorum her ne kadar sadece eve çıkmış olsan da. 

Seni seviyorum, İlayda Nartek Güven. Kısacası: Ben en yakın kardeşim. 

23 Ocak 2016 Cumartesi

Kod adı: Kardeşlik

Arkadaşlar şöyle bir düşünün. Şu hayatta en çok ulaşım konusunda çekiyoruz, değil mi? Evet! Mesela ben dün Maltepe'den Mecidiyeköy'e gitmek için metro ve metrobüs yaptım. Uzunçayır'da 34AS'yi beklerken hissettiğim olağanüstü gerginliğe kulak vermeliydim. Havada resmen leketeiklenme vardı. Herkesin gözünde karanlık bir ışık vardı. Bilemedim o hissi. Anlayamadım... Hata ettim! Onun yerine de mallığımı tercih ettim. İlk gelen seferde amcanın teki içinde 18'lik kıtırı hatırlatırcasına bana bir dirsek attı. Nefesim kesildi. Amca sen ne yedin? Ne yedin de bu öküzvari güce ulaştın?! Sabır çekip kenara çekildim. Binemedim. İkincisi seferde kafama metrobüsün kapısı çarptı çünkü arkamdaki abla beni laaaps diye öne fırlattı. Kapıdan yere doğru ses çıkartarak indim. Soluklanıp üçüncü seferi beklerken aklıma Ahmet geldi. Yani kod adı kardeşlik olan. Şimdi o olsaydı saatini ve gözlüğünü çıkarıp kollarını sıvardı. Kadın erkek fark etmeden kasap gibi biçer, benim o sefere binmemi sağlardı. Ama işte o Edirne'deydi, ben ise İstanbul'da dayak yiyordum. 

En son bir tane amcayla gözgöze geldik. Adam kapının ardından bana gelme dercesine kaş göz yaptı. Açıkçası onu yapmasaydı bile binmezdim çünkü sevgili amcamız pek bir fantezik şekilde kapıya kollarını koyarak dayanmış haldeydi. İçimden sessizce dua ettim o savaşçı amca için. Allah seni kapıya dayandıracak şekilde bindirmesin bu araçlara amcacım. Allah sana sabır ihsan eylesin. Amin! 

Artık en sonunda içimdeki canavar uyanmaya başladı. Ortamın gerginliğini içimde özümseyip başkalaşım geçirdim. Bu seferki gelen araça binecektim. Ben binmeyeceksem kimse binmeyecektim. "Hadi," dedim içimden. "Sen pandasın. Ya tatlılığınla bineceksin ya da oyunculuğunla!" Otobüs önümde durdu. Kapı yavaşça açıldı. Arkadaki hareketlenmeyi hissedince diyaframdan nefes alıp bağırdım. "Yeter ulan! İlk ben bineceğim. Sabahtan beri yemediğim dayak kalmadı." Sesimi ufaktan bir titrettim. "Vallahi bedenim acıyor yediğim dirseklerden." 

Şoför şöyle bir halime baktı. Omzumdan sallanan ölmüş çantam, üzerine sürekli basıldığı için kirlenen botlarım, dağılmış saçlarım ve ağlamaklı suratım. Öyle bir acıdı ki direk bindim otobüse. Yolcular da halime acıyınca bir tane adam kalkıp bana yer verdi. Oyuncu halimi kesmeden yılların kadını Bergen modunda teşekkür ettim. Yanımda teyze bana su uzattı. Annesinin kucağında oturan kız benimle püskevitini paylaştı. Bakın abartmıyorum. İlk defa vahşet saatine denk geldim. Meğersem iş çıkışı saatiymiş. Ben nereden bileyim? Edirne'de yaşıyorum. İstanbul'da da bir yere gideceksem kolay ulaşımları tercih ediyorum. Allah'ın belası Mecidiyeköy'e gelince oh çekip indim. 

Düşündüm. Edirne'de ne zaman ulaşım zorluğu çektim? Hiçbir zaman. Ahmet bir yere gideceksem hep arabasıyla gelip beni yurttan alırdı. Kardeşlik bekle geliyorum derdi. Yemin ederim annesi bunu Kadir gecesinde falan doğurmuş. Çocuğun içindeki iyilik mantar gibi sporla çoğalıyor. Ne kadar kötülük yaşasa da inatla iyi ve yardımsever. Hani böyle filmlerde olur da inanmaz ya kimse? Heh işte! Bizim Ahmet tam öyle bir tip. Bir de tam bir Trakyalı. H'ler yok, hızlı konuşunca insan iyice tercüman arıyor. İlk tanıştığımızda ben onu doktor sanmıştım. Allah saçlarından alıp kalbine vermiş resmen. Kalbine ve zekasına. Çocuk hem zeki, hem mütevazı, hem iyi, hem de safçuk. Kendisi makine mühendisliği bölümünde derecede olmakla beraber şirket açıyor. Kendi çocuğummuş gibi fotoğrafını gösterip kız bulmaya başlamaktan korkuyorum. O kadar benimsedim safımı. 

Ahmet'in anne babası da çok şeker insanlar.  Güleryüzünü ve tatlılığını babasından, zekasını ve yetenekli oluşunu da annesinden almış. Annesi bir tatlılar bir yemekler yapıyor ki of anam! Geçen geldiler Edirne'ye. Hemen kalkıp tanışmaya gittim Kahve Zamanı'na. Kadın bana tatlılar yemekler getirmiş lan! Daha ne olsun? Üstüne bir de hediyeler almış Ahmet'le yollatmış bana. Babası desen o kadar tatlı ki yanacıklarını mıncırası geliyor insanın. Hani otur konuş hiç yaşlanmazsın gülmekten. Üstelik de kültürlü bir baba! Yani Ahmet'in böyle olması çok normal çünkü, anne babası bile harika insanlar. Eh, bizimki de tek çocuk olduğu için tüm özellikleri çekmiş. Çekinik gen baskın gen dememiş hepsini almış hırpo. Ortaya da böyle saçsız zeka küpü gelmiş. 

Ahmet'in bir de bir huyu vardır. "Paran mı yok? Ne sorun ediyorsun bea?" Gel ben ısmarlarım kardeşliğime mamalar kahveler!" Bu dediğim laf için özür diliyorum ama bizim orada bir laf vardır. "Götünü istesek onu bile verecek." Bu kadar eli açık biri. Bir de bir güzel döktürür yemek konusunda. Bir kahvaltı hazırlar ki parmaklarını yersin. Asla da sana laf getirtmez. Kardeşime laf edemezsin der. Ama her şeye rağmen tek tabanca dolanıp durur. Kızların aklına bazen şaşırıyorum. Ben de bir kızım ama ben sevgili istemiyorum. Hani o yüzden kimsede gözüm olmuyor. Bu sebeple iyi çocukları arkadaşım yapıyorum sadece. Ama diğerleri? İlla ağızlarına sıçan erkek seviyorlar. Ahmet ise onların ağzına sıçacağınza kendi ağzına sıçar. O kadar beceriksiz bu konuda. Ve sırf bu yüzden yalnız. Canım kardeşim! Üzülme! Sana helal süt emmiş bir kız bulacağım ben. 

Ben bir söz vermiştim, kardeşliğime. Doğum gününde sana bir blog yazısı yazacağım diye. O sanıyor ki ben unuttum. Hayır, unutmadım. Bugünü kenara yazmıştım. Sonunda geldi çattı bugün. Kardeşim, seni tanıdığıma o kadar mutluyum ki. Bu sene dostlarımı düşündüğümde aklıma gelen isimlerden birisin. Her zaman halimi hatrımı sorup canım sıkıldığında beni dışarı çıkarttığın için teşekkür ederim. Param olmadığında bana ısmarladığın yemek ve içecekler için de ayrı teşekkür ederim. Ama en önemlisi beni hayatının en baş köşesine koyduğun için teşekkür ederim. Her zaman sözüme güvenip yanımda olman bana güç veriyor. Kendimi hiç yalnız hissetmiyorum. Beni hiç kırmayıp güldürüyorsun. Suratsız olduğumda beni kızdırıp sana patlamamı sağlıyorsun. Tüm suratsızlığım uçup gidiyor... 

Kardeşim, sen çok harika bir insansın. Yüreğinin güzelliği hiç bitmesin. O güleryüzün ve komik dansın asla kaybolmasın. Bana kol kanat germeni bile ayrı seviyorum. Ben ağlarken peçete verdiğin için de sağ olasın. Makyajım akmadı sayende. Ve... Kardeşlik diye sevdiğim kişisin. İyi doğdun. Nice güzel senelere. Nice beraber mutlu senelere. Edirne'de görüşürüz! 


10 Kasım 2015 Salı

Allah'ın sevdiği kulu olmak.

Hiç unutmuyorum. Yazın bir gün çıkmışım dışarı. Yurdumu ödemek için bir de hastaneden tahlillerimi almak için. Hadi gittim aldım o tahlilleri falan da o bankaya gittiğimde yaşadıklarımın tarifi yok. İçimden de bir ses olacakları fısıldadı ama sabahki atarlanmalarım yüzünden dinlemedim o iç sesimi. Gittim atm kuyruğuna. Mübarek sanki tüp kuyruğu. Canı sıkılan Ziraat'e mi geliyor anlamadım ki... Neyse hadi geldim bekliyorum. Sıra neredeyse bana gelecek. Elimi daldırdım çantama. Ana! Kart yok lan! Kafamı resmen çantaya soktum. Yok abi, yook! Kart yok! Allah'ın belası kartı biri çaldı. O kart yok. Yere oturmuş çantadakileri yere döküyorum. Bir yandan da bağırıyorum "Ulan kartım yok ibneler!" diye. Oradaki ibneler görünmeyen varlıklar ve bilimum kader falan oluyor. 

Amcanın teki dokundu omzuma. "Kızım," dedi. "İyi bak belki orada bir yerdedir." 

Amca ben sanki kıçımla bakıyorum değil mi? Yerde sinir krizlerine girdim gireceğim. Az kaldı yani. Bana sağdan soldan daral geliyor. Garip garip sesler çıkarıyorum. "Böööüüğğğhh! Bööeeeağğğhhh! Büüeeaaööğğğ!" diye. Kartımı değil sanki beynimi kaybetmişim ki içinde 70 tl vardı. Bir nevi beynimi kaybetmiş gibi oluyorum. Yurdumu ödemem için gereken paranın bir kısmı lan o! Ben o kartı kaybedemem. Annem beni sikecek. Ağzıma sıçacak. Böyle kapı arkasına sakladığı sopanın geniş kısmını götümden sokup ağzımdan çıkaracak. Bu sefer kartı kaybetme endişesi yerine kocaman bir "Annem beni sikecek!" endişesi geldi. Ulan ben ne yapacağım? Kalktım yerden. Her zaman başım sıkıştığında olduğu gibi aradım ablamı. Rehberden maymuncuk ismini bulup ellerim titreye titreye aradım. Ablam da bağırsa kendimi yola atacağım çünkü biliyorum ki artık beni kurtaran kimse olmayacak. Kafamdan planlar yapıyorum kime kaçarım diye? Kübra! Ona kaçarım. O bana bakar. Eskişehir'de hem. Bulamazlar beni de. Ulan sanki kart değil olay. Sanki olay kan davası namus belası bokumsu ibne gibi bir şey. Töreden kaçıyorum ama töre değil o. Anne. Kaçtığım annem. Sanki annem bizim evin ağası, babamla ablam da silah arkadaşları. 

Ablama dedim güzelce "Abla diyelim ben kartımı kaybettim ve içindeki para bana lazım. Ne yapmalıyım?" 

Tabi ablam anladı. Gayet normal karşılayıp annemle konuşmayı önerdi. Tamam o konuşsundu. Çünkü annemin kızgınlığı alırdı ablam. Eski bankacı hatun sonuçta. Üstelik bağırdığında sesi bin oktava çıkıyor mübareğin. Allah onun boyundan almış sesine vermiş. O derece. Kapadık telefonu yürüyorum yolda. Kendimi çölde kaybolan bedeviler gibi hissediyorum. Bedevi hani bedevi. Hani şu bahtsız olanlardan. Güneş de tepemde direk beni hedef alıyor. O gün ışığı kafamdan girip ayak baş parmağımda çıkıyor sanki. Damarlarımda gün ışığı dolanıyor. Derken yer ayağımın altında oynamaya başladı. Ulan yoksa kartımı kaybettim diye annem beddua mı etti yer yarılsa da içine girse diye? Oğlum yer mi yarılıyor lan? LAAN?! Kübraaa! Yeşiiim! Narteeek! Hamzaaa! Kurtarın beniii! Hafiften gözlerim kararınca anladım ki tansiyonum düşmüş, ve acilen limonata içmem lazım. Bulut patlayınca -bakkalı bulut olarak gördüm evet- içinden limonata çıktı. İçtim o limonatayı. Verdim parasını. Artık kan beynime gidiyor daha mantıklı düşünüyorum. Derken sırtımda bir hafifleme hissettim. Elimi bir attım arkaya, ceket yok. Annem beni bu sefer kesin sikecek. Üstümden tüm mahalleyi geçirecek. O korkuyla bir fırladım yerimden. Nasıl koşuyorum ama. Topuklarım kıçıma sert bir şekilde vuruluyor. Ve otururken canımın acıyacağını da biliyorum hani. Derken bir marketin orada ceketim gelişi güzel konulmuş yiyeceklerin oraya. Kayarak durdum. Hep çocukluğumdan beri yapmak isteyip de beceremediğim o duruşu yaptım. Havalı havalı aldık ceketi. Teşekkür ettim gittim eve. 

Yani o gün yine ablam sayesinde götü kurtarmıştım. Bir tane daha var ablam sayesinde götü kurtardığım an. Eskiden -geçtiğimiz senenin Ekim ayı- hattımın tarifesi adete bir sıçırıktı, adeta bir yanmış tavuktu ve adeta bir bozuk fermuardı. Yahu, whatsapp'tan 5 dakika konuşsam hemen internet bitiyordu. Telefonda azcık konuşsam bitiyordu. Zaman dilimimiz mi farklı ben anlamıyorum ki? Neyse. Günlerden yurtta olduğum bir gün ve ben yine hattıma sövüyorum. Derken, telefonum çalıyor. Mutlulukla koşuyorum ve bir de ne göreyim? Vodafone arıyor borç için. Resmen odanın içinde soğuk rüzgar esip saçlarımı havalandırıyor o an. Nasıl anlatsam ki? Çok yalnızsındır, değil mi? İstersin ki birisi seni arasın. Yorganına sarılmış üzgün köpek bakışıyla yurdun camından eşelenmiş boklu toprak manzarası seyredip hayata küsersin. "Yok mu lan arayanım?" dersin. Tam o sırada telefonunun müziği kulağını doldurur. Resmen çita gibi koşup atlarsın telefona ama... Arayan Vodafone'dur. Arasın! Aramasın demiyorum ama hâlimi hatrımı sorsun. Bir kere de desin ki "Sevgili abonemiz nasılsınız? Dersleriniz nasıl? Size moral olsun diye 1 gb internet hediye ediyoruz ve sizi seviyoruz. Gururumuzsunuz!" En azından bir "Nasılsın?" da olurdu... Çok yalnızım Allah'ım! İkinci bir emre kadar ölüp gitmemeliyim dostlarımın isteği üzerine ama olacak şey değil! Ne yurtta internet var ne de telefonumda. Fatura geldiğinde evdekiler beni sokağa atacak biliyorum. 

Kaç gündür şu yurtta bağıra bağıra "İnternet istiyoruz yoksa bu kuşun kafasını koparırız!" diyorum! Biri bile beni ciddiye almıyor. Tamam benim içimde büyük miktarda hayvan sevgisi var ama internet olmayınca o sevgi gidiyor yerine hayvan kalıyor. Bakın ben her şeyimi internetten yapan biriyim. Sms bile kullanmıyorum. O ne lan öyle? Millattan önceydi o sms! Tarifemin komikliğine bakın bir lütfen: 500 mb internet (İşte bunlar hep intihar!), 500 dakika (Hiç yoktan iyi) ve 5000 sms. Lan oğlum ben o kadar sms'i nereme sokayım? Ben Cumaları süslü püslü müminli Cuma mesajları atmıyorum. Bayramlarda bile mesaj atmıyorum. Ya arıyorum ya da buluşuyorum. Durup durup "Bu mesajı 10 kişiye göndermezsen çükün kopar inşallah, memen patlar ve sönük sönük gezersin ha hi ho heee!" de demiyorum. Bana dakika lazım. Bir kere ben telefonda 30 dakika gülen biriyim. 500 dakikanın 30'u öyle gidiyor. Anlatabiliyor muyum? Anlıyor musunuz? Hele internet! O zaten asla yetmiyor. Arkadaş ben derslerimi internetten yapıyorum. Ben Sanat Tarihi okuyorum, tamam mı? Benim HD kalitesinden fotoğraf indirip nah gibi makaleleri okumam lazım. Bazen videolara bakıp "Aaa bak bu gömüden at kafası çıkmış. Bakayım neyin kafası bu? Hee savaşçı kafası. İlginç..." demem lazım! Ya lütfen... 

Kendime çok acıyorum. Resmen wifi var diye gidip Türkü Bar'da takılacağım. Onlar orada "Bir taş attım pencere tık dedi." derken ben de "Bir mesaj attım Whatsapp'tan tık dedi." diyeceğim. Onlar rakıları yuvarlarken ben de suları yuvarlayıp zehirlenerek şehit olacağım. Olaya bak ki tüm arkadaşlarım bana internet yoluyla ulaşıyor. Sosyal medyada bir şeyler paylaşmayınca herkes "Yaşıyor musun lan?" diyor. Yaşıyorum yaşamasına da buna yaşamak demek ne kadar doğru bilemiyorum. Beni yanlış anlamayın. Teknoloji çocuğuyum ama beni dağa bayıra bırakın ve yemeğimi atımı verin tamam! Bir de ömrümün sonuna yetecek kadar kitap verin. İnternete bakmam. Savaş mı çıkmış? Aman! Salgın mı var? E ne yapalım yani bana mı var? Devrim mi olmuş? Ay kıçım, ay götüm! Ama sistem bana kaynak kitap vermeyip ve üstelik var olan kitapların da yetersiz olduğunu gözüme gözüme sokarsa mecbur internete mahkum kalıyoruz. Bizi internete teşvik eden şey "sistem" ve bunu önce bir kabul edelim. Daha bugün Özkan hoca ağzını yaya yaya "İnternetten araştırın." dedi. Daha ne olsun? Daha ne olsun, ne? 

Ve ben sinemaya para vermek istemiyorum çok fazla. Her yeni gelen filme gidersem bir söyler misiniz ben nasıl geçineceğim? Kendimi mi satılığa çıkarayım Iphone 6 için sevgilisini satılığa çıkaran Çinli mal herif gibi? Töbestağfurullah Allah'ım şakaydı, ciddiye alma. Lanet olası parasızlık çok fena bir şey. 5 büyük mutluluğum var. Film izlemek, kitap okumak, uzaktaki arkadaşlarımla konuşmak, alışveriş ve daha fazla alışveriş. E bunlar da hep parayla. Ve çoğunluğu internet yoluyla. Ben sırf kitaba çok param gitmesin diye tabletime e-kitap indiriyorum. Yani şimdi burada her şey dönüp dolaşıp operatörlerin yavşaklığına geliyor. Şimdi en güzel örneğini demin yaşadım. Ablamla oturup konuştum. Tarifemi yükseltelim dedik. Malum sürekli aşıyorum. Kız da bıktı. Aradım müşteri hizmetlerini. Neymiş efendim cihazdan cayma bedeli ödemem lazımmış. Ne kadarmış? 595 tl. Yuh ebenin kıllı bacağı! Yuh babanın donu! Yuh ananın yastık altındaki altınları! Yuh ama yani. Kızım ben onu şak diye ödeyebilsem niye okul okuyayım? Kendi şirketimi kurar Mars'a giderim. Eyvallah dercesine kapadım telefonu. Ablama söylüyorum ağlamaklı bir şekilde. O arayınca ama "Nasıl olur efendim yok öyle bir şey! Tabiki de kardeşiniz Red ailemize cayma bedeli olmadan katılabilir." oluyor. Neden? Çünkü kızın belli bir namı var. Hatun resmen 17. Yüzyılın düşesi. Ben de şu patatesleri doğrayan sümüklü çirkin şişman kız. Hani her gelenin kıçı var mı yok mu diye ellediği? 

Allah'ım sen bana hiç gülmüyorsun. Gerçekten. Çünkü ben yine aradığımda bana "Tablet borcunuzu ödemediğinizden tarifenizi değiştiremiyoruz. Lütfen onu ödeyiniz. Borcunuzu ödemenizi rica ediyorum." dediler. Eh be susak ağızlı seni! Ödeyebilsem ödemiştim! Bizim kimseye borcumuz yoktur Allah'tan başka. (Hoşgeldin apaçi panda.) Ama ben öğrenciyim. Yurdu ben ödüyorum, üstüne bir de sağlığımı düzene sokmak için düzgün beslenmeye çalışıyorum, okul için masrafım çok oluyor hocalar sağ olsun ve arada bırakın da eğleneyim! Sen şimdi bana gelmiş bunu söylüyorsun. Telefonu kapatıp ağlayarak ablamı aradım. Sinirden artık bağıra çağıra ağlıyorum. Zavallı ablam 15 dakika boyunca küfredip ağlamamı ve burnumu sümkürmemi dinldi. En sonunda "Ayın başını bekle. Tabletini ödeyip tarifeni değiştiririz. Bir daha da böyle salak şeyler için ağlama. Sağlığına bak, yemeğinden kısma ve parasız kaldığında bana söyle." dedi. Sanki parasız kaldığımda söyleyeceğim de... Ben gururumdan dolayı iki hafta aç dolandım parasızlıktan. Baktım hastayım ilaç almalıyım. Eh ona da para lazım. Ağlaya ağlaya ablamı aradım. Bana bir kızmıştı telefonda ağlayarak. Neymiş bir daha parasız kalınca ağlamak ve aç kalmak yerine onu aramazsam beni çok dövermiş. Ablacım 1.55 boyundasın ve 42 kilosun. Nasıl döveceksin beni? Hayır, ben gurur yaptığımdan ağlıyorum. Sinirliyim çünkü. 

Çünkü... Ne bileyim. Ayaklarımın üzerinde duramadım para konusunda. En güçsüz hissettiğim konu paradır. Evet, benim çoğu şeyim son modeldi ama alan kişi ablam. O varken aç kalmasam da o yokken ben bir hiçim. Ve bunu kendime itiraf etmek bile şu an gözlerimin dolmasına yetiyor. Ben. Ablam. Yoksa. Bir. Hiçim. Çünkü o benim küçük annem. Ateş içinde yanıp "Abla kendine iyi bak. Galiba bu sefer cidden bu hastaneden sağ çıkamayacağım." dediğimde hastaneyi inleterek ben iyileşeyim diye doktorları başıma toplayan biri. Ya da ilik aldırıldığı gün ben ateş içinde yatarken ablamın ateşimi düşürmek adına her şeyi yapıp bedenimi kullanamıyorum diye bana yemek yedirmesi gibi. En basitini söyleyeyim mi? Bana bir kere bile "Seni seviyorum ve sana güveniyorum." demesi bütün zorluklara göğüs germemi sağlıyor. Evdeki odamda soluma dönüp de onun minik bedenini gördüğümde kalbimde onun için her şeye göğüs geren duygular varsa tamamdır! Ben bu oyunu bozarım! (İşte bunlar hep ablama yalakalıktır! Bu kış Uludağ'a kayak yapmaya gitmenin yolunu yapmaktır!) 

Neyse en sonunda halletmiştik. Şimdi bir tarifem var. Adeta som altından yapılmış göt bezi, adeta dolar sıçan Sibirya Kurdu ve adeta zengin koca bulan sümüklü Pakize. 4 GB internetimle sizlere mutluluklar diler, 1000 dakikalık konuşma pakedimle bunun sebebini açıklar ve 1000 sms ile de ölümsüzleştiririm. Hahaaay! Yaşasın ablam! Yaşasın onun kocaman şefkatli yüreği. 

Şimdiyse her bokumu kendim yapıyorum. Kendi paramı kendim kazanıyorum, burslarım kesildi ama olsun işte bir şekilde yolumu buluyorum, paramı idareli kullanabiliyorum, kız olmanın avantajını yaşıyorum ve en önemlisi zırlamıyorum artık. Param yok mu? Hiç sorun değil. 4 adet kardeş bankam var. Aramızda dönüyoruz sürekli. Nartek Bank, Yeşim Bank, Hamza Bank ve Mami Bank. Bu sene öyle güzel dostluklar edindim ki... Şu siktiğim hayatımda yalnız olmadığımı anladım artık. Bundan önceki senelerde yalnızlığı hissetmem çok normaldi çünkü gözlerim kördü. Şimdiyse ikinci ailemle hayatımın baharındayım. Amca, teyze vasfı gören yiğidolarım da var. Ozan, Derin, Çağrı, Emre, Burak... Hani abi, sevgilim olmuş olmamış pek önemli değil. Bence ben sevgimi yeterince alıyorum. Yeterince sevilip seviyorum. Pandaları bilmem de bendeniz esmer panda hiç yalnız değil. 

Ha bu arada... Sevdiklerinize onları çok sevdiğinizi ve yanlarında oldukları için teşekkür etmeyi unutmayın. Çünkü, ben her Allah'ın günü bunu söylüyorum. 

2 Temmuz 2015 Perşembe

Dilara'yla arkadaş olmanın anlamı...

Şimdi. Geldik çok ama çok önemli bir konuya. Akrep burcu olan bu kız benim gönlümün denizcisidir. Hatun benim için karayip korsanları gibi bir şey. Adrenalin, aksiyon, macera, aşk, entrika, dostluk ve dram... Tüm duyguları 1 sene içinde şu kızla yaşadım. Ben hayatımda onun kadar dengesiz bir kız görmedim. 1 saat önce gülen kız birden Yeşilçam kadınına dönüyor. Skype'ta saçını atıyor yüzünün yan tarafına. Acıların kadını Bergen oluyor. Kocasından boşanmak istediği için kezzap yiyen kadına dönüyor. Ertesi gün bir açıyor. Bembeyaz dişlerle gülümsüyor. O an güneş gibi parlıyor kappe gız. Bir de aklı başına gelsin diye ona bağırışmayı küfredilmesi... Hastası ha. Düşünüyorum... Bana yapıyor bunu. Surat asıyorum. Boğazıma camış oturuyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum falan. Çünkü canımın özü dediklerim beni azarladığında nefes alamıyorum lan. Mantıklı konuşulunca anlayan biriyim zaten. Hayır, şimdi neden bağırıyorsun ki sen Dilara? 

Dilara'yla geçirdiğim 11 günüm vardı. Beraber uyuduk. Sanki liseli çiftmişiz gibi bir de el ele uyuyoruz ya? Anacım, yokluğumu kızla atıyorum. Geceleri uyutmuyor, hooop belime kuvveeeettt! Şakasına yapsam da uslu duruyor. Bu sefer ben durmuyorum. Gülüyorum, sağa sola yuvarlanıyorum, ağlamaklı oluyorum sen olmasan ne yaparım diye. Açıyor ışığı "Tamam, kanka senin için özel istek isterim yaşayayım diye." deyip beni avutuyor... 

İlk gün... Benim cenabetliğimden sanırım bilmiyorum ama bizi polis çevirdi. Ya kardeşim! Bir şey yapmadık. Alkol yok bir şey yok. Niye biz? Hadi polisi atlattık. Bindik ulaşım aracımıza. Araç bozuldu! Haydaaa! Dilara bana tip tip bakıyor. Ya aşkıö gusül de aldım. Ekmek musap çarpsın ki aldım. Ulan sırf huyluyum diye tek tek kulak deliklerime itinayla su geçirttim zorla. Duştan çıkınca kulaklarım babamın ayağına döndü. Eh, belli etmesem de sabah çıkarken, akşam dönerken ve gece yatarken dua okuyup uyuyan biriyim. Ki o araçta bir sürü insan var. Ama ben suçlu oluyorum. Hadi ona da tamam. Ama sonraki günler takiben itinayla araçlar bozuldu. Eve girdiğimizde Dilara beni dövdü. Tşk. 

Dilara, tam akrep kadını. Çok sever, ölür biter, aşık olur, mal mal güler ama iş güvenmeye gelince ayyyy Allah'ım evlerden ırak. 


"O kadın kim, Mete?"

"Ya hayatım tanımıyorum. Kadın sadece 2 saniye baktı!"

"Bu çöpün üzerinde ruj izi var, Mete!"

"DÜN YEDİN YA KADIN!"

"Bana bağırma, Mete! Hallerim var, anlıyo' musun?!"

"BENİM DE VAR!"

"Sus!"

"..."

"Niye susuyorsun, Allah'ın belası!!! Söyle bana!"

"Ya demin sen demed-"

"BANA CEVAP VERME!"

"Allah da benim belamı versin."

"Vermesin! Sensiz ne yaparım ben? (Ağlamaklı olur.)"

"Gel buraya, gel. Küçük hatun."

"Böhüüüüüü!"


Bunların yanındayken hep patlamış mısırım olmadığı için pişman oluyorum. Hani şu yirmi dakikalık sitcom diziler olur ya? Aynısı. Ama size bir şey diyeyim mi? Dünyada en güzel seven kişiye "Dilara Şenay Pamuk" denir. Neden mi? Anlatayım. Bir Dilara Pamuk, mutsuzluktan geberse de sevdiği insan için her şeyi yapar. Mutlu olması için elinden geleni yapar. Çünkü, ben birazcık bile üzülsem o tüm şaklabanlığı yapar. En kötü ihtimal bana dil atar. Abijim der. Sıkıysa gülme. Skype'tan çıkıp kafa atar. Çünkü, ben mutluysam o mutlu. Ama şunu unutuyorsun, Dilara. Sen mutsuzsan ben mutlu olamam ki. Tek bir kaşını kaldırmandan bile anlıyorum seni. Söyler misin, en değerli hayalim? Senin için ne yapmam? Şu Allah'ın belası hayatta sana yasladım sırtımı. Yorulduğumda elini tuttum. En büyük korkularımı beraber yendik. Sen, bu dünyada mutluluğun anahtarısın. 

Eğer siz de Dilara Pamuk'la arkadaşsanız biliyorsunuzdur zaten. Soyadı gibi pamuk kalplidir. O küçük bedende kocaman sevgi barındırır. Sokaktaki insanlara bile neşe saçacak bir aurası var bu kızın. Eh, bir de parasını sonuna kadar arkadaşlarıyla paylaşması var. Bu devirde bunu yapan çok az insan kaldı. Ben asla unutmam. Ablamı kafama takarken ders çalışamıyordum. Beni aradı. Dert etmemem gerektiğini ve halledeceğini söyledi. Halletti de... Derslerim düzgünse bana huzurumu verdiği içindir. Ya bir de... Beni yıkadı bu ya... Oğlum beni yıkadı lan. Hem de kafama tas falan vurmadı. Saçımı yıkadı, bedenimi yıkadı ve huzur kokulum deyip beni kuruladı lan. Abi, dişlerimi fırçaladı bu kız. Ayakkabı bağcığımı eteğimden dolayı eğilemediğim için bağladı. Lan bu kız bana sürekli kahvaltı hazırladı. Abi! BU KIZ BEN HASTALIKTAN NEFES ALAMIYORUM DİYE GECE BENİ HASTANEYE GÖTÜRDÜ. İğne yediğimde canım acıyor diye eczaneye gidip ne yapması gerektiğini sordu. Popomu ovarak acımı aldı. Allah belamı versin ki bak... Bana annem yapmadı bunları. Ben onun yanında hıçkıra hıçkıra ağlarken bana sarılıp o da ağladı. Üzülüyorum diye üzenlerin ağzına sıçtı. Ulan siz böyle birini bulursanız öpün başınıza koyun. Cennet annelerin ayak altında belki ama benim cennetim hep tam yanımda. Şimdi, böyle bir insanla arkadaş olmak nasıldır düşünün. 

Yani kızla bir gün az konuştum. Kendimi sevgilimden ayrılmış gibi hissettim. Yemin ederim bugün paranoyak gibi oldum. Dilara niye az konuşuyor? Artık beni sevmiyor mu? Ay hayır olamaz! Ay biri bana vursun. Ay tansiyonum! Ay komşular yetişin adam öldürüyorlar! Kıçıma ip bağlayıp sokakta koşacaktım bugün az kalmıştı. Elimde telefon kime aratsam şu kızı kendine getirsem diye kafede oturmuş insanları süzüyorum. Duvara baktım saatlerce ne yapacağım düşünceleriyle. Sonra dedim ki sikerim yaaa. Zaten Cumartesi günü pijama partisi yapacağız. O zaman bir şeyler yaparım ben. Ben günlerce çaresizliği hissettim. Güldürmek ne zormuş be...

Dilara ile arkadaş olunca önünde sonunda küfür dolu mesajlar atıyorsun. Bknz. Bugün.


"Rahat bırakmıyorum kızım seni! Ben senin kardeşinim. A*ına koyarım senin kappe kız. Öfkeni üzüntünü bana kus ama susma! Susma anladın mı? Eeeehhh yeter be! Bu musun? Bu kadar mısın? Seni s*kemem ama gebertirim. Anlıyo' musun ha? Camooooonnn!"

"Lan ne diyon amk kahve yapıyorum şu an. Bitince yaacaktım zaten salak mısın nesin? Tövbe ya..."

"Ha pardon... Ben birden gaza geldim... Özür dilerim 🙈"

"Siktir git ya."

"Ama... Ama..."

"SUS LAN DAVAR OĞLU DAVAR!" 

"..."


Ya geçen Taksim'e gittik. O, ben ve Egemen... İhihihih. Neyse, dur. Gittik işte. Açız abi. Yemek yemeliyiz. Gittik yemek salonuna. Yan masadakiler öksürüyor mu evrim mi geçiriyor bilemedik. 


"Bööeeağğğhheeeaahhhhöööö!"

"Dilara? Yanındaki adamı mı yuttu lan o?"

"Kanka bence biz ufaktan topuklayalım..."

"Yüüheeaağğhhhöööeeeaaa!"

"Kanka çorbayı dik kafana! Egemen kalk! Abi ben daha çoluk çocuğa karışacağım. Yürüyün ya!"


Sonra tavla tavla diye tutturduk Egemen'le. Gittik bir yere. Ya sen Taksim'sin. İçinde neden %90'ı kıllı abilerle dolu Ahmet Kaya arka fonlu bir yere sahipsin lan? Dilara'yla ufaktan yapıştık birbirimize. 


"Lan? Bu adam demin ayakkabısını çıkarıp ayağını mı kaşıdı?"

"Iyyy kanka burnunu karıştırdı yaaa!"

"Galiba o şey çayına düştü... KANKA İÇTİ!"

"Yürü, yürü, yürü!" 


Hayatımın en güzel zamanlarını bu kızla yaşıyorum ben. Diyorum ya? Ne güzel şey sevmek seni... Teşekkür ederim kardeşim olduğun için. Cennet kokulu olduğun için. Huzurum olduğun için. Ve benimle olduğun için. Ne olursun, yaşlandığımızda elimizde sigaralarla anlatıp güleceğimi böyle nice güzel anılar olsun. Benim için artık güler misin? Gözyaşlarımı siler misin? Benim kalbim acıyor... Benimle beraber acılarımızı yok eder misin? Ellerim çok boş kaldı, Dilara. Üşüdü kalbim de ellerim de. Güneşim ol ve ısıt beni. Benim için ve kendin için yaşamaya devam eder misin? Çünkü sen ve ablam olmasa ben bir hiçim. O yüzden, diyorum ki sana... Derin bir nefes almalıyım bir dakika. Canım kız kardeşim? Kalbim delik deşik. Çok üzdüler beni, be. Seninleyken iyileşiyorum. Biliyorum, ben de sana iyi geliyorum. Bunu görüyorum. O yüz yine biz kalsak da ayakta olalım, tamam mı piremses? 



16 Nisan 2015 Perşembe

Melek Suratlı diyebileceğimiz tek insana...

Hey, ho! Uzun bir aradan sonra pandanız döndü. Baya döndü. İyi döndü. Yalnız baya iyi döndü. Bomba gibi dönemesem de, midemdeki reflü ile döndüm. Allah'ım kahretmesin şu midemi. Küçükken bir dua etmiştim, "Allaaam nolur hep kusayım. Ben kusunca ablamla annem benimle çok ilgileniyor ve babam o zaman yanıma geliyor. Hep kusayım Allaam. Sağ ol, Allaaam. Bulutlar kadar seviyom ki seni, Allaaam. İhihihihi!" diye. Buradan küçükken ne kadar beyin fakiri olduğumu anlamış olmanız lazım tabi. Hangi insan kusmak için bu kadar yalvarır Allah'a? Tabi ki ben. O zamanlar beynim daha oluşma evresini tamamlamamış olmalı malum. Ardından ne olduysa o günden sonra oldu. En ufak bir şeyde kusar oldum. Mesela okulda kusulmuş bir çöp kutusu varsa benden ötürü olurdu. Oğlum başkası kusardı yine benim üstüme kalırdı. Bir gün sınavlar açıklanırken bir mide bulantısı, bir soğuk terleme... Aha dedim geliyor midemin efendisi! Direk hocanın üzerine kustum. Kadının saçına öğlen yediğim domatesin kabuğu takılmış sallanıyordu. Öyle çok gülmüştüm ki bir daha kusmuştum. Allah belamı versin ya. Neyse bir ara yıldızım parladı, hiç kusmaz oldum. Midemde adeta bir bahar esintisi, bir kelebeklerin uçuşması, bir mutluluk hakimdi. 

Taa ki üç gün öncesine kadar. Olay, Bahçeşehir Üniversitesi loca kısmında geçti. Karakterler ise, ben, Dilara (nam-ı diğer Melek Surat), İrem (nam-ı diğer Biricik Şirine) ve Kaan. Onun nam-ı diğer olayı yok. Çünkü o Kaan. Adı yetiyor yavrumun. Neyse, ben gayet gülüyorum eğleniyorum falan. Böyle kuşlar cıvıldıyor, sigaralarımız işaret ve orta parmağımız arasında kendi dumanıyla dans ediyor, Kaan yine alakasız bir şey söylüyor sohbet ortasında canını yediğim, Dilara ve İrem yine her zamanki gibi kalbimi sevgisiyle dolduruyor derken midemde bir kelebekler uçuşması. Bir durdum kaldım. Aşık mı oldum? Yoo. Önümdeki saksıya aşık olacak değilim. Biri mi arkadamdan konuşuyor yine? Yoo, kalbim sıkışmıyor ve ateş basmıyor. Vahiy mi indi lan? I-ıh! His yok vallahi. Birden o kelebekler tırmandı, tırmandı, pezevenk resmen tırmandı. Boğazımda tıkandı. Ananı avradını kusuyorum lan! İrem suratımın rengini görünce "N'oluyor lan?" dedi. Kusmadan ve Dilara ile İrem'in saçımı tutup sırtımı sıvazmalamadan önce dediğim tek şey "Kusacağım galiba." oldu. Aşık olduğumu sandığım saksıya kustum be. En çok içim ona yandı. Sonra saksının içinde büyüyen dalların saçlarımı okşadığını hissettim üçüncü kusuşumda. Galiba affedildim. Teşekkürler, saksı. Teşekkürler, dallar. Teşekkürler, Bahçeşehir Üniversitesi. 

Bugünse ölüyordum. Resmen ölüyordum. Sabah derste yine Talat Hocam bana oynadı. Yavuz Hocam yine bizimle engin düşüncelerini paylaşıp bizi bir yaşımıza daha soktu. Ardından yurt odama topuklarımı kıçıma vura vura koşarak ulaştım. Yeşim'e selam verip direk tek aşkım olan klozete yöneldim. Hunharca kustum. Allah beni öldürseymiş de küçükken o duayı ettirmeseymiş. Allah'ım niye bu kadar salakmışım ben küçükken ya? Anam babam bana niye doğruyu yanlışı göstermemiş? Çok pişmanım, Allah'ım... Bir daha hastalıkla ilgili dua edersem direk "Zınk!" diye ölmeyi falan dileyeceğim. Söz bak. (Şaka yaptım, Allah'ım. Ciddiye alma sen. Öpüyorum.) Artın en son klozetin yanına yatıp Ahmet'le mesajlaşmaya başladım. Arada geliyor midemin efendisi, çıkartıyorum. Tekrar mesajlaşıyorum. Bir yandan da Ahmet'e ölüm temalı şeyler yazıyorum. Eğer ki Elif gelmeseydi ben kesin ölecektim biliyorum. Dizlerim titriyor, sinirlerim bozuluyor ağlıyorum, tekrar kusuyorum, lanet ediyorum koskoca şehirde tek başıma ayakta kalmaya çalıştığım için... Yani o kadar zor ki. Sonra açıyorum bir fotoğraf. Dilaramın gülerken gizlice çektiğim bir fotoğrafı. Bu sefer de onu özlediğim için ağlıyorum. Yani size nasıl anlatayım ki? Hani böyle çok seversiniz ya birisini? Ama kardeşten öte olur hani? Öyle bir şey bu da işte. Kelimelere bile zorla dökersin. Çünkü, tarifi yoktur bu sevginin. Aşık olduğun insanı bile bu kadar sevemezsin. Tüm ruhun, kalbin, aldığın nefes, yediğin yemek, baktığın yer, okuduğun bir kitaptaki arkadaşlık kokan cümle... Kısacası her şey o olur. 

Gel gelelim biz nasıl tanıştık olayına. Kuzenimi biliyorsunuz. İlknur. Onun okul arkadaşı. Eskiden onlar ,ok yakındı. Şimdi ise biri pasifik okyanusu öbürüyse Plüton oldu çıktı. O kadar uzaklar birbirlerine. Ama biz? Hayır. Asla! Bizi birbirimize bağlayan acımız oldu. Çektiğimiz şeyler oldu. Bir an bir baktım ki bu kız her şeyim olmuş. Herkesi kenara atmış onu sever olmuşum. Sadece yüreğimde en büyük yeri kaplar olmuş. Saatlerce telefonda konuşup kendimizi anlatır olmuşuz. O üzülünce kendimi uykulu halde onu dinler ve üzüntüsüne çimento döker halde buldum. Sonra o konuştu ama duymadım. İçimden dua etmekle meşguldüm. Allah'ıma teşekkür etmekle meşguldüm. Bana O'nu verdiği için şükür namazı kılmaya bile kalkıştım ama sonra nasıl olduğunu bilmediğim için kılmadım. Ne yapayım? Şükür namazı bilmiyorum ben. 

Bakın Dilara nasıl biri biliyor musunuz? Cebinde sadece 10 lira olsun. Hepsini size verir. Siz üzgün müsünüz? Şöyle hafifçe kaşlarını çatıp sizi dinler. Elinizi tutar. Yanındayım mesajını verir. Arada elinizi öper. Yanağınızı öper. Sıkıca sarılır hiç bırakmak istemezcesine. Hatta ne yapar biliyor musunuz? Parmaklarının ucuna çıkar ki daha rahat sarılabilsin. Bir de küçücüktür. İnsanın koruyup kollayası gelir. Hiç bırakmak istemezsiniz. Nasıl anlatsam ki? O kocaman melek gülüşüyle tüm derdinizi unutursunuz. Bütün dünya silinir, geriye sadece onun gülüşü kalır. Kardeşliğin, dostluğun, arkadaşlığın aşk boyutunu yaşıyorum ben. Piercinginden öpüyorum onu ben. Yanağından koklayarak öpüyorum. Sonra ansızın bir düşünce geliyor bana. Ya Dilara'sız kalırsam? Sonra gözlerim doluyor sıkıca sarılıyorum ona. İçimden hayır diyorum. Hayır! Hayır! Hayır ya! Ben artık acı çekmek istemiyorum. Şu hayatta bir kerede olsa mutlu olmak istiyorum. Benim yanımda benimle o yükü paylaşacak biri olsun istiyorum. O kişi sevgilim olmasın. Aşık adam olmasın. O kişi benim dostum olsun istiyorum. Ve sonunda istediğim oluyor. Sırf benim aklım ablamda kalıyor diye, geceleri uyuyamıyorum diye, derslerime odaklanamıyorum diye ablama o sahip çıktı. Aradı benim biriciğim olan Güney'i. "O bizim ablamız. Seher bizim kardeşimiz. Seher burada yokken ona biz sahip çıkacağız. Bak o kız endişeden yemek yiyemiyor, her gün bana dert yanıyor. O kız orada tek başına. Bari biraz rahatlasın da Sema ablaya biz sahip çıkalım. Bundan sonra Sema ablayla arabasına binip sen gidip geleceksin." dedi. Bu Allah'ın en güzel cümlelerini söyledi. Kalbimi ısıttı. Mutluluk gözyaşlarına boğdu beni eşek. 

Hiçbir zaman beni otogara bırakan bir arkadaşım olmamıştı. Ama dün beni üç melek bıraktı otogara. Dilara'm, İrem'im ve Güney'im. Tabi önce gündüzden buluştuk -sanki tüm hafta buluşmamışız gibi hepimiz mutluyuz- sarıldık, koklaştık, güldük, yine ağladık tabi, ardından otogara doğru yol almak için servisi bekledik. Bekledik. Bekledik. Pezevenk yarım saat oldu gelmedi. Ben ufaktan ufaktan korkuyorum tabi. Dilara ile İrem halay çekecek gidemiyorum diye. Bense üzülüyorum dersten kalacağım diye. Abi sonra biri geldi tam dibimize oturdu. Adam çakmak gazı koklayıp duruyor. Bir baktım Dilara ile İrem benim elimi tutmuşlar. Benim tuzum kuru. Burası Zeytinburnu. Ağzını yüzünü sikerler onun. Tahmin ertiğim gibi oldu. Cengaverin biri bir çıktı. Pir çıktı aga. Böyle bir koydu adama. Anasını sikti orada. Ben de içimden diyorum, "Hadi sağ kroşe! Hadi bir kafa at. Hadi aslanım! Hadi koçum! Saldıııırrrrrr! Heyt be Zeytinburnu erkeği işte beeeeehhhh!" diye. Nasıl mutluyum ama. Hani böyle kahramanlık yapamlar olur da kızlar "Ayyyy ne tatlııııı!" diye çığırır ya? Heh işte ben onu yapmadım. Aferin lan bakışı attım. Benİ öyle her erkek etkileyemez. Kalbini görürüm. Beğenirsem o kalbi, başımın üstünde yeri olur. Beğenmezsem "Kardeşim" derim ki uzak olsun benden. Her zaman işe yaramıştır. Neyse velhasıl kelam arkamı dönüp kızlara bakayım dedim. Hobaaa! Dilara'nın suratında güller açıyor, gözler baygın, "Anaaammm!" diye bir çığırtı... Sonra şu cengavere baktım. Yürüyen trol lan bu! Bizim Zeytinburnu'nun apaçilerinden. Bunlar hâlâ kanayan gül gifi atıyor, Dilara. Yapma etme aşkitom. Gel ben sana salon beyfendisi bulurum, bırak şunu. Şu tipe baksana hele! Suratına babası sıçmış gibi, dayısı doğurmuş gibi hareketler, kalça çıkıklığı dediğimiz şeye sahip bir birey. Allah acil şifalar versin ne diyeyim ki? 

En sonunda onun bunun... Neyse. Geldi servis. Bindik. Abi bir yolculuk böyle mi komik geçer. Araba drift yapıyor hepimiz cama yapışıp yere doğru kayıyoruz. Aniden fren yapıyor öne uçuyoruz. Tabi İrem ve Dilara'nın yüzü bana dönük, dizlerinin üstündeler koltukta. Ben de oturduğum yerde ya cama çarpıyorum ya da öndeki koltuğa. Bir ara burnum kanıyor sandım, şoföre ayakkanımı atıyordum. Ulan mal! Şopar düğününden gelin mi kaçırıyorsun? Ne bu havalar, ani frenler, makaslar, gazlar? Ölüme gittiler diye bir başlığın altında dördümüzün fotoğrafı mı olsun be davar? Çükü çürüyecesice. Neyse her yerimiz morara morara indik servisten. Çıktığım gibi bir kusma isteği geldi zor tuttum. Dilara ve İrem endişeleniyor diye kaç kere geri yuttum. Verdim bavulu. Döndüm üç meleğime. Ah... Kalbim artık atmıyor, Allah'ım. Nefes alamıyorum. Kımıldayamıyorum. Tek olan şey gözlerim dolu bir şekilde gülümsemem. Canım yanıyor benim be. Bu sefer çok zor işte. Geride bırakmak çok zor. Kalanlar için değil de sanki benim için çok ayrı bir zor. Sanki ben gidince her şey kötü olacakmış gibi. Çok zor, Allah'ım onları bırakmak. Dilara'dan uzak olmak zor. O kadar alışmışım ki sabah erken kalkıp Dilara'nın oluluna gitmeye... Şimdiyse gideceğim tek yer o soğuk yurt odası. Tamam, orada da arkadaşlarım var. Onları da çok seviyorum. Ama Dilara çok farklı benim için. Gerçekten çok farklı. 

Haydaaa. Yaşlar akıyor. Sümükler çıkmaya başladı. Küçük hıçkırıklar. Allah kahretsin diye boynuna atladım Dilara'nın. Bırakamıyorum seni, melek surat. Korkuyorum. Tek başımayım. Çok korkuyorum ben. Güçlü kalsam da ben korkuyorum kalbimin soğumasından. Yine soğuk nevale olmaktan korkuyorum yokluğunda. İnsanlardan korkuyorum. Hep üzüyorlar beni. Canımı yakıyorlar. Ben yine korkuyorum işte. Herkes uyuduktan sonra yatağımda dönüp gözyaşlarımın yine akmasından korkuyorum. Yine birinin gelip bana kabuslar yaşatmasından korkuyorum sen yokken. Ben fazla temizim. Fazla masumum. Kirletirler beni yokluğunda. Biraz da bilmem bazı şeyleri. Kandırırlar beni. Yok. Hayır. Bugüne kadar kendimi nasıl koruduysam, nasıl uzak tuttuysam kötülersen kendimi yine öyle olacak. Sadece sonunda bir melek buldum diye sığınıyorum. Hiç gitmek istemiyorum. Olay bundan ibaret. Yoksa korkak biri değilim. Hastalıktan geberirken arkadaşıma bir şey olmasın diye pislik yuvasına girip çıkardım. Yine öyle olacak. Ben Dilara'mı saracağım kanatlarımla, temiz kalbimle, dualarımla. O da beni saracak gülüşüyle, kanatlarıyla ve kocaman temiz kalbiyle. 

Sarılmayı sonlandırınca İrem'e doğru uçuşa geçtim. İçeceğini gülmekten yutamayıp Güney'e püskürten yarim benim. Sen hep iyi ol. Akıllı ol. Çünkü daha bilmiyorsun kötülükleri. Ama Dilara senin yanında. Korur seni. Sen de onu. Birbirinizi dinleyip kavga etmeyin benim yokluğumda... Derken elimdeki bileti alıp Güney'i domalttılar resmen. Çocuğun sırtına bileti koyup yazı yazmaya başladı. Bana küçük ama güzel bir not. Ağlama, panda. Sakın ağlama. Çünkü sen ağlarsan herkes ağlar. Yine de hafifçe ağladım, ağladık. Zavallı Güney bize bakıp lanet etti kaderine. Lanet olsun dedi. Dedi yani gördüm, duydum, biliyorum. Evet, geldik asıl ayrılık vaktine. Bindim otobüse. İrem ve Dilara el ele tutuşmuş bana bakıyorlar. Öpücükler yolluyorlar. Onlar orada gülüyor, ben otobüsün içinde. Cama ellerimi koydum. Dilara'yı Güney kaldırdı ki ellerime yetişsin. Camın ötesinden koydu ellerini ellerimin üstüne. Güney daha fazla taşıyamadı indirdi melek suratlımı. Otobüs hareket edene kadar şebeklik diz boyu. En son otobüsü durdurdu. Son bir kez bana sarılmak için koşuştular otobüse. Girdiler içeri. Tüm otobüs bizi izliyor. Bunlar ne yapıyor amına koyayım bakışları eşliğinde sarıldık, öptük birbirimizi. Tabi Güney yine dışarıdan izliyor bizi sığır herif. Artık yolculuk zamanı. Ben gidene kadar arkamdan el salladılar. Ama en çok Dilara'nın bakışları oturdu yüreğime be. Bana öyle bir bakıyor ki. Gitme diyor resmen bakışlarıyla. Gitmek istemiyorum diye bakıyorum ona. Ama mecburum, biricik dostum. İyi bir hayatımızın olması için sorumluluklarımı yerine getirmeliyim. Sözüm söz. Geleceğime yine yanına. Sonunda küçüldüler. Yok oldular. Göremez oldum. Döndüm başladım ağlamaya, ama nasıl ağlamak. Sanki anamı babamı doğradılar. Millet bana peçete uzatıyor. Ağlama göreceksin yine diyorlar. Ben malık sanki bilmiyorum. Göreceğim yine zaten ama işte yine de tutamıyorsun kendini. 

Diyeceğim o ki, o melek suratlımı çok seviyorum ben. O benim Allah'tan aşağı her şeyim. İki zayıf noktam var. Ablam ve Dilara'm. O ikisi benim hayatımın başlangıcı ve sonu. Hangi noktaya gidersem o ikisi hep el ele beni bekliyor olacaklar. Çünkü onlar beni yüreğiyle seviyor. Dilden dökülen iki basit cümle değil o. Yürekten sevmek her yiğidin harcı değil. Seviyorum sizi. Seviyorum seni, melek surat. Ne olur hiç ayrılmayalım. Yoksa kalbim ölür, sadece nefes alıp veren ölü biri olurum. Aynı erkeği beğensek bile ben sana kakalarım lan. Sıkıntın olmasın. Zaten sevgili değil de dost önemli benim için. Sen önemlisin yani. Senin özleminle yanan bu yüreğimin her gözyaşı sana helal olsun. Kurban olduğum, yegâne varlık. 

Melek suratlıyı çok seviyor bu şapşal panda. 

PANDA ÇIĞLIĞIIIIIII! 

AAAAUUUUUVVVVVVVAAAAUUUUVVVVV!