18 Aralık 2016 Pazar

Çünkü biz güçlü kadınlarız

Daha bu yaşta babasız kalmak dünyanın en kötü şeyi. Abisiz kalmak da öyle. Çünkü, kızlar ilk aşkları babası ve abisidir. Baban çınar ağacındır. Sırtını yaslar gölgesinde dinlenirsin. Abiler ise süper kahramanlardır. Tüm üzüntüleri alıp götüren kahkahaya boğan cinsinden hem de. Ama... Onları kaybettiğinde hiçbir erkeğe güvenmezler veya tam tersi tüm umutlarını diğer erkeklere bağlarlar. Ben güvenmeyenlerdenim. Dilara ise umut bağlayanlardan. Ben genelde onları kötülerim. Dilara ise kucak açıp şefkatle yaklaşır. Ben kötüyümdür. Dilara ise iyidir. Biz babasız kaldık. Artık ne ağacımız var ne de gölgemiz. 

Ama biz yok olmadık. Aksine güçlendik. Çünkü birbirimize sahibiz. Bir hastane vukuatında bile gecesinde kahkahalara boğulup olanlara gülebiliyoruz. Geçen Dilara'da kaldım. Her şey iyi hoş kahkaha atıp gülüyoruz. Gülmekten artık anırır halde milletin kulaklarına tecavüz ediyoruz. Derken efendim ben deniz bir bipolar hastası olduğum için beni bir korku aldı. Omen Tanrem! Titriyorum. Kalp atışlarım tavşan boku misali patır patır dökülüyor kulaklarımdan. Abi, neyden korkuyorsun deseler ağlayacak haldeyim. Bekliyorum, sabrediyorum, ha geçti, ha geçecek yok! Geçmiyor lanet olası his. 

"Dilara kalp atışlarım mehter marşı tarzında atıyor. Saydım dakikada 124 atıyor. Ya aşık oldum ya da kriz tutuyor." 

"Kanka sen aşık olmazsın ki?"

"112 kaçtı?"

"Ne diyon oğlum?" 

"Ay, geliyor. Geliyor." 

"Ne geliyor kızım anlamıyorum, n'oluyor?"

"ÖLÜYORUM ANLASANA! HASTANEYE GİDELİM. MEZARIMA PANDA YAZIN SADECE."

"Kes sesini elimle yüzüne yazacağım şimdi bir şeyler. Kalk gidiyoruz." 

Sonrası titremeler, altımıza sıçmalar, korkular... Apar topar hastaneye kaldırdık beni. Yolda da ani fren yapıp beni daha çok korkuttuk tabii. Ben orada 3 damlacık işemiş olabilirim hatırlamıyorum. Derken öyle ya da böyle 10 dakikalık yolu arabaya pandik atmışız da araba uçmuş gibi 3 dakikada geldik. Hastaneye bir girişimiz var efsaneydi. Dilara'nın kayarak patinaj yapması, benim azer bülbül gibi titremelerim, her an ölecekmişim de çaktırmıyormuşuz gibi birbirimize bakışımız... Biri ölse mal gibi birbirimize bakarız ve kendimizi de öldürürüz ortama uyum sağlamak için o an onu anladım. 

Bekliyoruz doktor benimle ilgilensin derken bir tane teyze geldi. Gelmez olaydın pis mendebur ayak suratlı teyze! 

"Geçmiş olsun kızım. Neyi var?" 

"Bipolar hastası." 

"He ben de hayatta her şeyi kafama takardım sonra öleceksin dediler ama ben hariç herkes öldü, hepsini gömdüm, yine de ben ölmedim. İyi olacaksın merak etme."

"..." 

"Kanka bana bir şeyler oluyor, nefes alamıyorum. Söyle sussun." 

"Dur güzelim kızım adın neydi? Bir dua okuyayım sana." 

Ardından kadın naptı öl geber mi dedi ne dedi bilmiyorum ama ben krize girdim. Çığlıklar, nefes alamamalar, saçlarımı yolmaya çalışmalar, ağlamalar, Dilara'ya can simidim gibi tutunmalar. Benim yüzümden kız da nefes alamadı. Üstüne bir de doktorların o hipokrat yeminli kçlarına tekmeyi bastı. O an nefes almaya çalışmakla uğraşmasaydım alkışlardım Dilara'yı. Ama en sonunda bana 30 tane sakinleştirici verdiler. O anı Dilara anlattığında içim acıdı. 

"Kanka belki 10 kere kendimi tuttum ağlamamak için. Bana yapışıp 'kanka bana ne yapacaklar çok korkuyorum koru beni' demen beni bitirdi. Beni bırakma demen beni karanlık sulara attı. Seni asla bırakmam. Ölene kadar seninleyim. Sensiz olamam ben." 

Dönüşte de bir güzel Mc Donalds yedik afiyetle. Eve vardığımızda ikimizin de sinirleri öyle bozuktu ki her şeye güler olduk. Salak salak espriler yaptık. Oje sürdük. Sarıldık. Müzik dinledik. En sonunda yanyana uyuyakaldık. Şimdi söyleyin bana. Biz yanyanayken nasıl güçlü olmayalım... Tamam ben bazen altıma işeyip kriz geçiriyor olabilirim ama Dilara sümüklerini çıkara çıkara ağlarken ben de onun yanında oluyorum. Ben iyiye gitmiyor olabilirim. Kafam bazen gidiyor olabilir ama yemin ederim ki Dilara'ya verdiğim sözden dolayı kendimi tutuyorum. Karanlığımda kaybolmamaya çalışıyorum. Işığım olan Dilara'mı takip ediyorum. 

Evet, biz erkeklerden çok darbe yedik. En başta babalarımızdan. Hâlâ da yaradır babalarımız bizde. Daha demin anneme ağladım, "Anne ben çikolata sevmem çünkü babam çikolata alacağını söyleyip çıktı ama asla geri dönmedi." diye. "Babam beni her seferinde terk etti. Babam yüzüstü bıraktı beni. Abim yalnız bıraktı kollarıyla saracağına. Beni sevmeyi reddetti. Halbuki ben onu çok sevmiştim. Kendimden bile çok..." 

Ben nefret ederken erkeklerden, onlardan korkarken ve kaçarken Dilara tam tersini yaptı. Kimseyi aynı kefeye koymadı. Şefkatli oldu. Çok şey istemedi. Biraz sevilmek, biraz güven, biraz yaslanacak bir omuz istedi. Bir ömür istedi. Ama sevgili dostum, ben bunları istemeyi çok önceden bıraktım. Benim yaptığım daha az acı verici. Allah biliyor ya? Yüreğindeki acıları söküp atabilmeyi sen de ben de çok istiyoruz. Çaat! Artık istemiyoruz. Random. 

Şimdi, böyle ponçik ve minnoş bizlerin +9 itemlerini kullanıp sevmek yerine kick ass yapmaya gerek yok. Biz ki Kısmetse Olur'a bile taş çıkaracak şeytanlık ve gıybetlikle kutsanmış iki kadınız. Canımız sıkılınca bugün kime ne yapsak diyenleriz. Sırf hobi olsun diye acı çektiriyoruz sevmediklerimize. Siz ise kalkmış bizi ağlatmaya çalışıyorsunuz. 

Biz güçlüyüz arkadaşlar. Gözyaşlarımızı sadece birbirimize gösteriyoruz. Ama biz de yoruluyoruz. Biz de hâlâ üzülebiliyor ve acı çekebiliyoruz. İnsani duygularımıza yenik düşüp yerlerde sürünebiliyoruz. Bizi daha kötü duruma sokmak için elinizden geleni ardına koymak istemeyenlere şu sözüm: Küllerimizden her yeniden doğduğumuzda intikam ve daha fazla güçlü olmak bizim kanımızda var. Dikkat edin. Ateş olup bokum kadar yer bile yakamayan sizler için fazla tehlikeli oyunlarda olmayın. At gibi giden it gibi döner. Ak akçe kara gün içindir. Damlaya damlaya göl olur. Bugün de atasözleri ve deyimlerden ölmediğime göre annemin en favori sözüyle size veda ediyorum. 

Allah belasınızı versin bizi üzenler. 

22 Haziran 2016 Çarşamba

Ütopik olmayan duygular günceli

Hayatta öğreneceğin şeylerin fragmanı üniversitede verilir. Mesela alttan almayı çok güzel öğrendim. Öyle ki her şeyi alttan alıyorum. Derslerim dahil. Aşkın olmadığını, hayır varsa bile olmaması gerektiğini de öğrendim. Aşık olmadan bu kanıya varmamın sebebi de geceleri kafayı çekip bana aşk acılarını anlatan arkadaşlarım yüzündendir. Ne illet bir şeymiş bu sevmek ve aşk ya! Dalyan gibi olan, suyu sıkıp kayalıklar çıkaran ve Yarasa Adam karizmasına sahip olan biricik arkadaşlarım şu anda Hindistan guruları gibi dolanıyor etrafta. La bu kızlar size ne etti, diye bir soru yöneltirseniz alacağınız üç cevap vardır. Küçük Emrah'ı tahtından indirecek şekilde bir bakış, dertli büyük bir iç çekiş ve "Ağzıma sıçtı be birader." cümlesi. Bakın bu soruyu kızlara sorsanız 3 saatiniz, cebinizdeki 50 liranız -çünkü siparişler pasta ve Mocha şeklinde olacak- ve ruhunuzun şefkatli kısmı çalınacak. Ben hep şeyi düşünmüşümdür, bu aşk acısı çekenleri bir araya getirip izdivaç yapsak tüm sorunlar çözülecek. Herkes herkese merhem olsun. 

Şahsen ben aşk acısı çeksem gider kebapçıda en acı yemekleri söylerdim, dişimi kırardım veya yeni baştan apandist nakli yaptırıp patlattırırdım. Aşk acısı da neymiş demek için bunları yapardım. Hiçbir zaman acı çekince köşede oturup depreyona giren biri olmadım. Aksine acımasız ve gaddar olup insanlara acı çektirdim. Çünkü, kimsenin benden değerli olmadığını zor yollardan öğrendim. Hayatın kitaplardaki gibi olmadığını da yaklaşık 1 aydır farkındayım. En büyük acım bu oldu. Şimdi kitap okurken içimde bir memnuniyetsizlikle okuyorum. Jazz kültürüne yöneldim. Orada bile aşktı, böcüktü, vay efendim mıç mıç sevgiydi var. Aşk dediğiniz şey sadece ve sadece alışkanlıkla beraber arzudan ibaret.

Mesela bugün Eskişehir'de geziyorum en yakın arkadaşım olan Kübra'yla. Girdim bir kafeye. Tabi o kafeye girmek için Kübra'yı baya dolandırdım. Bana güzel enerji vermeyen hiçbir kafede oturamıyorum. Güzel bir atmosferi olan ve her türde insanın takıldığı bir kafe. All freed diye bir yer. Çocuklarıyla gelen aileler mi dersiniz, Arizona kertenkeleleri mi dersiniz, tek tabancalar mı dersiniz, minnoş kız grubu mu dersiniz, yoksa beddualarımı alan çiftler mi dersiniz? Hepsi de orada mevcut. Birer tutam alıp fırlatmışlar sanki. Neyse, baktım ortam iyi, girelim dedik. Oturduk Kübra ile Gıybet Sohbetleri programı yapıyoruz kendi aramızda. Derken gözüme bir çif takıldı. Ulan kızın göbeğine kimlik çıkartmayı önermiş devlet ama kız göbeği açık bir elbise giymiş. Tamam giysin de bize bakışını hiç hoş bulmadım. Normalde kimseyi yargılamam ama biri kıza göbeğinin bana "Merhaba" dediğini söylemeliydi. Derken karşısındaki çocuğa baktım. Gayet sıradan biri işte. Eli kolu olan ve konuşan bir insan. Belki tek farkı kıvırcık saçlı olmasıydı. Ki bunu bile ilerleyen zamanlarda kaybetti gözümde. Ulan kız bir şeyler anlatırken bu yavşak kızın memelerine cevap veriyor. İçimden, acaba memeleri de mi konuşuyor, dedim. Şimdi bu mudur aşk? Yapmayın kızlar. Aşk yoktur. Sen bir erkeğe gidip, "Seks yok, yiyişmek yok, 2 seneye kalmadan evleniyoruz ve kesinlikle beni çok sevip köpeğim olacaksın." dersen o adam sana bakıp bir şey demeden kalkar gider. Yani inşallah öyle yapar. Daha kötülerini de gördüm de diyorum. Erkeğin aşkı nikah masasına kadardır. En kötü daha iyi memeli bir kadını görene kadardır. Hepsinin derdi tasası seks, rahat yaşam, eğlence. Çocuk gibiler anacım, çocuk!

Şimdi erkekleri çok yerdim, biraz da kadınları yereyim. Bakın abicim, kadınlar dünyanın en şeytan ama aynı zamanda en saf insanlarıdır. Kandırmak çok kolaydır çünkü onlar doğar doğmaz "Mutlu aşk" tablosunu zihninde kodlayarak gelmiştir dünyaya. Evcilik oynarken bile kendilerini belli ederler. "Ayy, kızım bak baban geldi. Hadi babana bir öpücük ver. Tamam sen çok öptün yelloz! Biraz da bana bırak! Ya Mertcaaaan! Kızının dili çok uzadı ve şımardı, ühü. Bana o sevdiğim sınırlı sayıda üretilmiş çantayı da almadın zaten. BU GECE KOLTUKTA UYUYORSUN, HAYVAN HERİF?! Hadi öpüşelim, ehe." Ya abi siz manyak mısınız? Erkekleri daha çocukken korkutup evliliğe soğutuyorsunuz. Hiç unutmuyorum bir gün kız arkadaşımla evcilik oynuyordum. Koca olan bendim. Anacım yemediğim trip kalmadı. Yıldım ben, yıldım. Erkekler nasıl yılmasın? Sonra bu concon kızlar büyüyor, serpiliyorlar ve ilk erkekleri kamdırmaca olayına giriyor. Ölümüne makyaj! Kızın makyaj zulasıyla ben Son Akşam Yemeği tablosunu yeniden yapar, kalanıyla odamı boyarım. Ondan sonra erkekler kanıyor güzel diye. Ben de yapıyorum ama en azından makyajsız çıkınca hiç de sorun yaşamıyorum. Neyse, bu kızlar para pul ve dış görünüş hastası oluyor. Neymiş baklavalı olsunmuş, geniş omuzlu olsunmuş, yakışıklı olsunmuş, gözleri renkli olsunmuş, gülüşü güzel olsunmuş. Peki, sen ıslak mendil aşamasından sonra nasılsın ablacım, diye sorarlar yani. Ya kızlar, iyi kalpli erkeklerimizin ağzına sıçıp bizim gibi suçu günahı olmayan hemcinslerinize niye yolluyorsunuz? Sonra bizim ağzımıza sıçıyorlar. Ardından biz sıçıyoruz. Böyle iğrenç bir kısır döngü oluyor. İlletsiniz, illet! 

En güzeli ben küçüklük hayalim olan bir yıldızın içinde yaşama arzumu gerçekleştireyim de kurtulayım bu iki cinsten de. Üniversiteye geldim geleli bitmiyor ülkedeki yaprak dökümü havası. Kız gitmiş çocukla ve arkadaşlarıyla tek tek yatmış ve karşıma geçip "Çok şey mi istiyorum yaaa? Ühü! Biraz mutluluk!" diyor. Ulan orospu! Sen kaç kızın rıskını yedin bitirdin. Daha ne istiyorsun? Her baldan parmak çalmış bir de arı kovanını istiyor. O arılar seni sokar, bebişim. Çok da şey yapma bence. Sadece bu da değil. Erkekler de gelmiş diyor ki "Sadık ve helal süt emmiş kız bulmak zor." Pezevenk! Sen mükemmeldin de o yüzden mi gidip kızı en yakın arkadaşıyla aldatıp bir de üstüne kızın her şeyini çalarak bıraktın? Senin ağzınla götünü yer değiştiririm! Bıktım sizin iğrenç ve saçma ilişkilerinizden. Ben ilk çağlara dönmek istiyorum. O zamanlarda herkes salaktı. Bilmediğin şey seni mutlu eder. Cahillik, en güzel mutluluktur. Ama şu devirde cahil kalamıyorum, dostlar. Kısacası, her şeyden soğumuş haldeyim. Kitaplarda aşk görünce baygın baygın bakıyorum artık. 

Üniversitede dostluklar da çok efsanedir. Kardeşim diyorsun ya yatakta seninle anadan üryan ya da düşman saflarında. E hani ölümüne kankaydık? Hani bizi kimse ayıramazdı? N'oldu? Ben söyleyeyim n'olduğunu sizlere. Bencillik, menfaat ve nankörlük adı altında olan şeytan üçgeni dediğimiz şey oldu. Ya gitti sevgili yaptı, kıç döndü. Ya senden daha süper dost buldu, ki genelde onlar da kavga edip küser. Ya da senden alacağını aldı. En kötüsü de sonuncusu he. İnsan kendini günlük ped gibi hissediyor. Hani şu kullanılıp atılan restorant ıslak mendilleri var ya? Heh, işte o oluyor insan. Karma sizi de görüyor, şekerler. Sıra size de gelecek. 

Son olarak bir de şey vardır. İş hayatına giriş 101. Oy, yarabbi! Ben hem okuyup hem çalışmanın bu kadar zor olduğunu bilseydim aklım erdiği gibi kendimi balkondan aşağı atardım. Böyle hayat mı olur? 12 saate 25 liraya çalıştım. Üstelik bel kemiği bendim. Okula gidemedim. Derslerim girdi bana. Sonra iş değiştirdim, gidip garsonluk yaptım. Sürekli kayıp düştüm, müşterilerin iğrenç tavırlarını çektim ve beni tavlamaya çalışan aptalların bıraktığı çamurlu ayak izlerini 2 saat boyunca paspasla sildim. Hadi orayı da bıraktım. Gittim maçları yayınladım dev ekranda. La zaten 4 saatimi çaldılar günde. Saygıda kusur etmedim. Aile gibi olmaya çalıştım. Bana gelip "Daha fazla bize zaman ayırmanı istiyoruz." dediler. Ben bilmeden hepsiyle evlendim de trip mi yiyorum diye düşünmedim değil. Şaka gibi 88 lira verdiler. 88 lira nedir ya? Gözyaşlarıma hakim olamıyorum gülmekten hâlâ. Bunları geçtim, rekabet vardı ya garsonlukta. "Hayır, en fazla çayı ben götüreceğim." Al ebenin amına kadar götür ama düş yakamdan! Ya lanet olsun benim çalışacağım iş yerinde kadın olmasın ya. Katlanamıyorum, bir ara bardak yiyecektim sinirimden. 

En güzeli küçük bir bağ evine yerleşip kitabını yazmak ve ektiğin ekinleri biçerek afiyetle yemek. Yalnızlığı seviyorum ben. Hiç olmazsa kimse kalbimi kırmıyor, canımı yakmıyor, benden bir şeyler çalmıyor ve hayalkırıklığına uğratmıyor. Ben domates ekmeye gidiyorum. Köpek alırım bir tanecik. O bana sadık kalır. Çok sever beni. Her şeyden korumaya çalışır. Geceleri de benimle uyur. Hem çok da minnoşlar. Ama önce bağ evi için böbreğimi satmam lazım. Ben en iyisi bi' mafyacıklarla konuşayım. 

12 Şubat 2016 Cuma

Benim arkadaşım bir Tanrıça: İlayda Nartek Güven

Hani... Sevgilinizden ayrılırsınız da böyle boğazınızdan bir acı çığlık yükselmek için çırpınır ya? Annenizi kaybedersiniz de boğazınıza bir yumru oturur ya? Öyle hissediyorum. Çünkü, benim en yakın arkadaşım gitti. Odadan gitti. Pırr dedi gitti. Uçtu gitti. 20 dakikalık bir mesafe girdi aramıza onunla. Hep böyle şey demek istemişimdir "Mesafelerin ta..." Keşke bir şeyi isterken oturup düşünseymişim. Para isteriz olmaz, aşk isteriz olmaz, derslerden geçelim deriz olmaz, çikolata isteriz olmaz ama şu salak cümleyi isteriz olur. 

Şu an resmen oturmuş Gökhan Türkmen'in Korkak adlı şarkısını dinliyorum. Evde herkes her an ağlayacağım diye bekliyor. Ben hiçbir şeye ağlamam ama iş ayrılığa gelince özlemeye gelince oturup hüngür hüngür ağlayabilirim işte. En yakın arkadaşım öldüğünde ağlayamamıştım. Üzerinden 4 sene geçti ve ben hâlâ ağlayamadım onun için. Sanki ağlarsam ona ihanet edecekmişim gibi hissediyorum çünkü. Ama Nartek gitti odadan ve ben boğazımdaki acıyla bunu yazıyorum. 

2 yıllık bir dostluk serüveni anlatayım size. İlk tanıştığımızda hiç sevmemiştim Nartek'i. Ne tesadüf o da beni sevmemiş. Ama çaktırmamıştık. Hani kızların doğaüstü bir yeteneği vardır ya? Sevmediğin birine "Canıııııım, nasılsııııın?" diye çığırırız ama içimizden "Pis kahpe." diye geçiririz. Bakın bu doğru bir yetenek, şehirefsanesi falan değil anlatabiliyor muyum? Ama ne hikmetse biz Nartek ile kaymak ile bal gibi olduk. Çikolata ile antep fıstığı olduk. Biz resmen yinyang olduk... Şey... Tamam, o kadar olmadık belki ama biz bir alana bir bedavaydık insanlar için. ("Hanginiz bedava?" diye sormayın sakın. Şurada duygusal acı çekiyorum.) 

En basitinden hasta olduğumda kız yoktan C vitamini var edip belki götümden belki ağzımdan dayıyordu o vitaminleri. Hatta ben yemek yemiyorum diye yemekhanede ne kavgalar ederdik. Anam! Herkes durmuş bize bakıyordu. Ben asi serbest stilimi yansıtırken, Nartek de cinnetler geçirmemek için derin nefesler alıyordu. Hacım, ben yediğimi sürekli kusardım bir aralar. Durmazdı midemde yani. Nartek de giden vitaminlerin arkadasından ağlamayıp yenisini aktarmak isterdi bana haklı olarak. Mesela şöyle ki: 

"O tabak bitecek, Seher." 
"Hayır."
"Ye onu bak sana cehennemi yaşatırım."
"Ya yemek istemiyorum. Doydum görmüyor musun? Kusayım mı? Onu mu istiyorsan, ha?"
"Kusmazsın. Ye şunları."
"Sen benim annem değilsin. Bana karışamazsın."
"Bana bak, Seher. Sen çöpsüz üzüm değilsin, anladın mı? Ben senin gözümün önünde erimene dayanamıyorum. Birden zayıfladın ve sürekli ya başın dönüyor ya da yataktan kalkamayacak kadar hastalanıyorsun." 
"Ben sanki çok mu mutluyum böyle olmaktan?"
"Ye diyorum."
"Hayır."
"Öyle mi? Halbuki sana pandalı bir takım şeyler almıştım." Oyuncu bir şekilde iç çekti tabi ki. "Ben de kendim kullanırım." 
"Çorbayı içmem ama sebzeyi yerim. Anlaştık mı?" 
"Çorbadan 5 kaşık alırsan olur."
"Ah ulan... Tamam!" 

Hep Nartek kazanırdı. Kız benim zayıf noktamı iyi bilirdi. Güzel yerden vururdu. Duygusaldan girince olmazdı ama iş istediğim bir şeyi bana sunmak oluncak annemi bile yerdim ben. Sonuçta tekrar kusmadan yemek yeme olayına alıştım. Düşünüyorum da Nartek olmasaydı çoktan hastanede serumla besliyor olurlardı beni. Ha, hastane demişken, Nartek'le hastaneye gitmeye bayılıyorum. Bir gün Nartek bana kırılmıştı, konuşmuyordu. Benim de o gün zehirleneceğim tuttu. Aklıma direk Nartek geldi. Aradım. 

"Kanka ölüyorum. Çabuk gel."
"Ne oldu ya? Neyin var? Neredesin?"
"Dışarıda yemek yedim. Yarım saattir soğuk soğuk terliyorum, kusuyorum, üşüyorum. Ölüyorum. Ölürsem tabletim senin olsun kanka."
"Sus be geri zekalı. Kırdırtma tabletini şimdi. Senhazırlan ben taksiyle geliyorum. Aradığımda çık."
"Tamam kanka- öhö. Kanka- öhö. ÖHHÖÖÖĞĞĞ!" 
"Üff, kapa telefonu da öyle kus. Mal." 
"Tama-ööeeaağğğ!"
"..."

Ardından geldi ve gittik hastaneye apar topar. Tabi ben damızlık gibi uzandım sedyeye. İğne vuracaklarmış. Kadın sanki kocasını elinden almışım da bana kini öfkesi varmış gibi bir soktu iğneyi. Resmen uludum ya. Kurt gibi uludum o an. Sana o diplomayı veren üniversitenin temelleri başına yıkılsın. O demir çubuklar sana girsin kör olasıca hemşire! Allah seni lanetlesin e mi, ırıspı! 

"Kanka yaşıyor musun?"
"Iıııhhhğğğ."
"Geçecek, geçecek. Bak keşkül kıvamındaki poponu ovalıyorum."
"Kemiğime kadar soktu, gaddar karı."
"Aynen vallahi hiç acımadı. Ben ağzından çıkartacak sandım."
"Galiba çıktı, kanka."
"Hahahahaha, salak!" 
"Ay götüm... Vallahi götüm. Of anam!" 

Mesela bir de Nartek'in hediye alma olayı vardır. Ağam, kız Noel Baba gibi hediyeyle geliyor odaya. İleride sevgilim olursa Nartek'le kıyaslamayı düşünüyorum. Geçen gün bana bir çanta dolusu makyaj malzemesi temin etti. Mahmut abi değilmişim, makyaj yapmalıymışım, ve o artık bir materyalistmiş. Ne olduğunu bilmediğim bir sürü şey bana bakıyor, ben onlara bakıyorum. Üşenmedi hepsini tek tek anlatıp uygulamalı olarak gösterdi ne işe yaradığını. Sanki gidecekmiş de gitmeden önce son kez iyilik yaparmış gibi. Ben şu an anladım ki 'bir alana bir bedava'daki o bedava aslında benmişim. Vay ya... 

Şimdi, odaya gideceğim ve yatağı boş göreceğim. Önce eşyalarımı altdudağım titreyerek yerleştireceğim dolabıma. Ardından kendi yatağıma oturup kocaman bir iç çekeceğim ve boş yatağa bakacağım. Ya duşta suyun altındayken ağlayacağım ya da yorganın içine girip ağlayacağım. Bilmiyorum, ama emin olduğum üç şey var. İlki, Nartek'i arayıp burnumdaki sümükler baloncuk çıkartana kadar ona ağlayacağım ve o da "Ağlayacağına kalkıp gelsene kızım. Mal mısın?" diyecek. İkincisi, ona olan saygım ve sevgimden dolayı ne zaman doyduğumu hissetsem bile tabağımı bitireceğim ve artık sevdiğim ıspanak yemeğini yiyeceğim. Üçüncüsü ise... Onu çok sevdiğim. İnsan sevdikleriyle geçirdiği zamanların değerini bilmek zorunda. Onlar gittiğinde içinizde oluşan o kocaman boşluk asla dolmaz. Odada beraber olmak ile dışarıda görüşmek çok ayrı. Sonuçta sen bir aile oluyorsun o odada. Ağlarken seni görüyorlar. Üzgünken seni dinliyorlar. Gülerken beraber seninle gülüyorlar. Onlar hep yanında oluyor ki hep demişimdir oda arkadaşlarımız aynı zamanda aile üyemizdir diye. Umarım gittiğin evde sana iyi bakarlar, kardeşim. Söyle onlara çok çabuk üşürsün o yüzden doğalgazı kısmasınlar. Bir de hasta olduğunda çok uyuyorsun sen. Uyandırıp yemeğini yedirsinler ve ilacını içirsinler. Sen üzülünce de çok belli etmezsin zaten. O yüzden hep halini hatrını sorsunlar. Çünkü, sen ağlayınca da çok tatlı olsan da su kaybı yaşamanı istemiyorum. Mesela ben şu an deli gibi su kaybediyorum. Ağzıma burnuma giriyor gözyaşlarım... 

Ha, mentole de alerjin var. Mentol mentol takılmasınlar etrafında. Şey de yapmasınlar... Kırmasınlar seni. Pamuk gibi kocaman ve yumuşacık kalbin var senin. Bir de sorar mısın onlara? O güzel yuvada bir pandaya arada yer var mı? Söz çok ses yapmam. Ortama uyarım. Yanına kıvrılır, sessiz olurum. Bir şey de istemem. Yanında olsam yeterli. Annesinden ayrılan yavru gibiyim birazcık. Çünkü, ben şu an duygularım kalp krizi geçiriyormuş gibi hissediyorum her ne kadar sadece eve çıkmış olsan da. 

Seni seviyorum, İlayda Nartek Güven. Kısacası: Ben en yakın kardeşim. 

23 Ocak 2016 Cumartesi

Kod adı: Kardeşlik

Arkadaşlar şöyle bir düşünün. Şu hayatta en çok ulaşım konusunda çekiyoruz, değil mi? Evet! Mesela ben dün Maltepe'den Mecidiyeköy'e gitmek için metro ve metrobüs yaptım. Uzunçayır'da 34AS'yi beklerken hissettiğim olağanüstü gerginliğe kulak vermeliydim. Havada resmen leketeiklenme vardı. Herkesin gözünde karanlık bir ışık vardı. Bilemedim o hissi. Anlayamadım... Hata ettim! Onun yerine de mallığımı tercih ettim. İlk gelen seferde amcanın teki içinde 18'lik kıtırı hatırlatırcasına bana bir dirsek attı. Nefesim kesildi. Amca sen ne yedin? Ne yedin de bu öküzvari güce ulaştın?! Sabır çekip kenara çekildim. Binemedim. İkincisi seferde kafama metrobüsün kapısı çarptı çünkü arkamdaki abla beni laaaps diye öne fırlattı. Kapıdan yere doğru ses çıkartarak indim. Soluklanıp üçüncü seferi beklerken aklıma Ahmet geldi. Yani kod adı kardeşlik olan. Şimdi o olsaydı saatini ve gözlüğünü çıkarıp kollarını sıvardı. Kadın erkek fark etmeden kasap gibi biçer, benim o sefere binmemi sağlardı. Ama işte o Edirne'deydi, ben ise İstanbul'da dayak yiyordum. 

En son bir tane amcayla gözgöze geldik. Adam kapının ardından bana gelme dercesine kaş göz yaptı. Açıkçası onu yapmasaydı bile binmezdim çünkü sevgili amcamız pek bir fantezik şekilde kapıya kollarını koyarak dayanmış haldeydi. İçimden sessizce dua ettim o savaşçı amca için. Allah seni kapıya dayandıracak şekilde bindirmesin bu araçlara amcacım. Allah sana sabır ihsan eylesin. Amin! 

Artık en sonunda içimdeki canavar uyanmaya başladı. Ortamın gerginliğini içimde özümseyip başkalaşım geçirdim. Bu seferki gelen araça binecektim. Ben binmeyeceksem kimse binmeyecektim. "Hadi," dedim içimden. "Sen pandasın. Ya tatlılığınla bineceksin ya da oyunculuğunla!" Otobüs önümde durdu. Kapı yavaşça açıldı. Arkadaki hareketlenmeyi hissedince diyaframdan nefes alıp bağırdım. "Yeter ulan! İlk ben bineceğim. Sabahtan beri yemediğim dayak kalmadı." Sesimi ufaktan bir titrettim. "Vallahi bedenim acıyor yediğim dirseklerden." 

Şoför şöyle bir halime baktı. Omzumdan sallanan ölmüş çantam, üzerine sürekli basıldığı için kirlenen botlarım, dağılmış saçlarım ve ağlamaklı suratım. Öyle bir acıdı ki direk bindim otobüse. Yolcular da halime acıyınca bir tane adam kalkıp bana yer verdi. Oyuncu halimi kesmeden yılların kadını Bergen modunda teşekkür ettim. Yanımda teyze bana su uzattı. Annesinin kucağında oturan kız benimle püskevitini paylaştı. Bakın abartmıyorum. İlk defa vahşet saatine denk geldim. Meğersem iş çıkışı saatiymiş. Ben nereden bileyim? Edirne'de yaşıyorum. İstanbul'da da bir yere gideceksem kolay ulaşımları tercih ediyorum. Allah'ın belası Mecidiyeköy'e gelince oh çekip indim. 

Düşündüm. Edirne'de ne zaman ulaşım zorluğu çektim? Hiçbir zaman. Ahmet bir yere gideceksem hep arabasıyla gelip beni yurttan alırdı. Kardeşlik bekle geliyorum derdi. Yemin ederim annesi bunu Kadir gecesinde falan doğurmuş. Çocuğun içindeki iyilik mantar gibi sporla çoğalıyor. Ne kadar kötülük yaşasa da inatla iyi ve yardımsever. Hani böyle filmlerde olur da inanmaz ya kimse? Heh işte! Bizim Ahmet tam öyle bir tip. Bir de tam bir Trakyalı. H'ler yok, hızlı konuşunca insan iyice tercüman arıyor. İlk tanıştığımızda ben onu doktor sanmıştım. Allah saçlarından alıp kalbine vermiş resmen. Kalbine ve zekasına. Çocuk hem zeki, hem mütevazı, hem iyi, hem de safçuk. Kendisi makine mühendisliği bölümünde derecede olmakla beraber şirket açıyor. Kendi çocuğummuş gibi fotoğrafını gösterip kız bulmaya başlamaktan korkuyorum. O kadar benimsedim safımı. 

Ahmet'in anne babası da çok şeker insanlar.  Güleryüzünü ve tatlılığını babasından, zekasını ve yetenekli oluşunu da annesinden almış. Annesi bir tatlılar bir yemekler yapıyor ki of anam! Geçen geldiler Edirne'ye. Hemen kalkıp tanışmaya gittim Kahve Zamanı'na. Kadın bana tatlılar yemekler getirmiş lan! Daha ne olsun? Üstüne bir de hediyeler almış Ahmet'le yollatmış bana. Babası desen o kadar tatlı ki yanacıklarını mıncırası geliyor insanın. Hani otur konuş hiç yaşlanmazsın gülmekten. Üstelik de kültürlü bir baba! Yani Ahmet'in böyle olması çok normal çünkü, anne babası bile harika insanlar. Eh, bizimki de tek çocuk olduğu için tüm özellikleri çekmiş. Çekinik gen baskın gen dememiş hepsini almış hırpo. Ortaya da böyle saçsız zeka küpü gelmiş. 

Ahmet'in bir de bir huyu vardır. "Paran mı yok? Ne sorun ediyorsun bea?" Gel ben ısmarlarım kardeşliğime mamalar kahveler!" Bu dediğim laf için özür diliyorum ama bizim orada bir laf vardır. "Götünü istesek onu bile verecek." Bu kadar eli açık biri. Bir de bir güzel döktürür yemek konusunda. Bir kahvaltı hazırlar ki parmaklarını yersin. Asla da sana laf getirtmez. Kardeşime laf edemezsin der. Ama her şeye rağmen tek tabanca dolanıp durur. Kızların aklına bazen şaşırıyorum. Ben de bir kızım ama ben sevgili istemiyorum. Hani o yüzden kimsede gözüm olmuyor. Bu sebeple iyi çocukları arkadaşım yapıyorum sadece. Ama diğerleri? İlla ağızlarına sıçan erkek seviyorlar. Ahmet ise onların ağzına sıçacağınza kendi ağzına sıçar. O kadar beceriksiz bu konuda. Ve sırf bu yüzden yalnız. Canım kardeşim! Üzülme! Sana helal süt emmiş bir kız bulacağım ben. 

Ben bir söz vermiştim, kardeşliğime. Doğum gününde sana bir blog yazısı yazacağım diye. O sanıyor ki ben unuttum. Hayır, unutmadım. Bugünü kenara yazmıştım. Sonunda geldi çattı bugün. Kardeşim, seni tanıdığıma o kadar mutluyum ki. Bu sene dostlarımı düşündüğümde aklıma gelen isimlerden birisin. Her zaman halimi hatrımı sorup canım sıkıldığında beni dışarı çıkarttığın için teşekkür ederim. Param olmadığında bana ısmarladığın yemek ve içecekler için de ayrı teşekkür ederim. Ama en önemlisi beni hayatının en baş köşesine koyduğun için teşekkür ederim. Her zaman sözüme güvenip yanımda olman bana güç veriyor. Kendimi hiç yalnız hissetmiyorum. Beni hiç kırmayıp güldürüyorsun. Suratsız olduğumda beni kızdırıp sana patlamamı sağlıyorsun. Tüm suratsızlığım uçup gidiyor... 

Kardeşim, sen çok harika bir insansın. Yüreğinin güzelliği hiç bitmesin. O güleryüzün ve komik dansın asla kaybolmasın. Bana kol kanat germeni bile ayrı seviyorum. Ben ağlarken peçete verdiğin için de sağ olasın. Makyajım akmadı sayende. Ve... Kardeşlik diye sevdiğim kişisin. İyi doğdun. Nice güzel senelere. Nice beraber mutlu senelere. Edirne'de görüşürüz!