10 Kasım 2015 Salı

Allah'ın sevdiği kulu olmak.

Hiç unutmuyorum. Yazın bir gün çıkmışım dışarı. Yurdumu ödemek için bir de hastaneden tahlillerimi almak için. Hadi gittim aldım o tahlilleri falan da o bankaya gittiğimde yaşadıklarımın tarifi yok. İçimden de bir ses olacakları fısıldadı ama sabahki atarlanmalarım yüzünden dinlemedim o iç sesimi. Gittim atm kuyruğuna. Mübarek sanki tüp kuyruğu. Canı sıkılan Ziraat'e mi geliyor anlamadım ki... Neyse hadi geldim bekliyorum. Sıra neredeyse bana gelecek. Elimi daldırdım çantama. Ana! Kart yok lan! Kafamı resmen çantaya soktum. Yok abi, yook! Kart yok! Allah'ın belası kartı biri çaldı. O kart yok. Yere oturmuş çantadakileri yere döküyorum. Bir yandan da bağırıyorum "Ulan kartım yok ibneler!" diye. Oradaki ibneler görünmeyen varlıklar ve bilimum kader falan oluyor. 

Amcanın teki dokundu omzuma. "Kızım," dedi. "İyi bak belki orada bir yerdedir." 

Amca ben sanki kıçımla bakıyorum değil mi? Yerde sinir krizlerine girdim gireceğim. Az kaldı yani. Bana sağdan soldan daral geliyor. Garip garip sesler çıkarıyorum. "Böööüüğğğhh! Bööeeeağğğhhh! Büüeeaaööğğğ!" diye. Kartımı değil sanki beynimi kaybetmişim ki içinde 70 tl vardı. Bir nevi beynimi kaybetmiş gibi oluyorum. Yurdumu ödemem için gereken paranın bir kısmı lan o! Ben o kartı kaybedemem. Annem beni sikecek. Ağzıma sıçacak. Böyle kapı arkasına sakladığı sopanın geniş kısmını götümden sokup ağzımdan çıkaracak. Bu sefer kartı kaybetme endişesi yerine kocaman bir "Annem beni sikecek!" endişesi geldi. Ulan ben ne yapacağım? Kalktım yerden. Her zaman başım sıkıştığında olduğu gibi aradım ablamı. Rehberden maymuncuk ismini bulup ellerim titreye titreye aradım. Ablam da bağırsa kendimi yola atacağım çünkü biliyorum ki artık beni kurtaran kimse olmayacak. Kafamdan planlar yapıyorum kime kaçarım diye? Kübra! Ona kaçarım. O bana bakar. Eskişehir'de hem. Bulamazlar beni de. Ulan sanki kart değil olay. Sanki olay kan davası namus belası bokumsu ibne gibi bir şey. Töreden kaçıyorum ama töre değil o. Anne. Kaçtığım annem. Sanki annem bizim evin ağası, babamla ablam da silah arkadaşları. 

Ablama dedim güzelce "Abla diyelim ben kartımı kaybettim ve içindeki para bana lazım. Ne yapmalıyım?" 

Tabi ablam anladı. Gayet normal karşılayıp annemle konuşmayı önerdi. Tamam o konuşsundu. Çünkü annemin kızgınlığı alırdı ablam. Eski bankacı hatun sonuçta. Üstelik bağırdığında sesi bin oktava çıkıyor mübareğin. Allah onun boyundan almış sesine vermiş. O derece. Kapadık telefonu yürüyorum yolda. Kendimi çölde kaybolan bedeviler gibi hissediyorum. Bedevi hani bedevi. Hani şu bahtsız olanlardan. Güneş de tepemde direk beni hedef alıyor. O gün ışığı kafamdan girip ayak baş parmağımda çıkıyor sanki. Damarlarımda gün ışığı dolanıyor. Derken yer ayağımın altında oynamaya başladı. Ulan yoksa kartımı kaybettim diye annem beddua mı etti yer yarılsa da içine girse diye? Oğlum yer mi yarılıyor lan? LAAN?! Kübraaa! Yeşiiim! Narteeek! Hamzaaa! Kurtarın beniii! Hafiften gözlerim kararınca anladım ki tansiyonum düşmüş, ve acilen limonata içmem lazım. Bulut patlayınca -bakkalı bulut olarak gördüm evet- içinden limonata çıktı. İçtim o limonatayı. Verdim parasını. Artık kan beynime gidiyor daha mantıklı düşünüyorum. Derken sırtımda bir hafifleme hissettim. Elimi bir attım arkaya, ceket yok. Annem beni bu sefer kesin sikecek. Üstümden tüm mahalleyi geçirecek. O korkuyla bir fırladım yerimden. Nasıl koşuyorum ama. Topuklarım kıçıma sert bir şekilde vuruluyor. Ve otururken canımın acıyacağını da biliyorum hani. Derken bir marketin orada ceketim gelişi güzel konulmuş yiyeceklerin oraya. Kayarak durdum. Hep çocukluğumdan beri yapmak isteyip de beceremediğim o duruşu yaptım. Havalı havalı aldık ceketi. Teşekkür ettim gittim eve. 

Yani o gün yine ablam sayesinde götü kurtarmıştım. Bir tane daha var ablam sayesinde götü kurtardığım an. Eskiden -geçtiğimiz senenin Ekim ayı- hattımın tarifesi adete bir sıçırıktı, adeta bir yanmış tavuktu ve adeta bir bozuk fermuardı. Yahu, whatsapp'tan 5 dakika konuşsam hemen internet bitiyordu. Telefonda azcık konuşsam bitiyordu. Zaman dilimimiz mi farklı ben anlamıyorum ki? Neyse. Günlerden yurtta olduğum bir gün ve ben yine hattıma sövüyorum. Derken, telefonum çalıyor. Mutlulukla koşuyorum ve bir de ne göreyim? Vodafone arıyor borç için. Resmen odanın içinde soğuk rüzgar esip saçlarımı havalandırıyor o an. Nasıl anlatsam ki? Çok yalnızsındır, değil mi? İstersin ki birisi seni arasın. Yorganına sarılmış üzgün köpek bakışıyla yurdun camından eşelenmiş boklu toprak manzarası seyredip hayata küsersin. "Yok mu lan arayanım?" dersin. Tam o sırada telefonunun müziği kulağını doldurur. Resmen çita gibi koşup atlarsın telefona ama... Arayan Vodafone'dur. Arasın! Aramasın demiyorum ama hâlimi hatrımı sorsun. Bir kere de desin ki "Sevgili abonemiz nasılsınız? Dersleriniz nasıl? Size moral olsun diye 1 gb internet hediye ediyoruz ve sizi seviyoruz. Gururumuzsunuz!" En azından bir "Nasılsın?" da olurdu... Çok yalnızım Allah'ım! İkinci bir emre kadar ölüp gitmemeliyim dostlarımın isteği üzerine ama olacak şey değil! Ne yurtta internet var ne de telefonumda. Fatura geldiğinde evdekiler beni sokağa atacak biliyorum. 

Kaç gündür şu yurtta bağıra bağıra "İnternet istiyoruz yoksa bu kuşun kafasını koparırız!" diyorum! Biri bile beni ciddiye almıyor. Tamam benim içimde büyük miktarda hayvan sevgisi var ama internet olmayınca o sevgi gidiyor yerine hayvan kalıyor. Bakın ben her şeyimi internetten yapan biriyim. Sms bile kullanmıyorum. O ne lan öyle? Millattan önceydi o sms! Tarifemin komikliğine bakın bir lütfen: 500 mb internet (İşte bunlar hep intihar!), 500 dakika (Hiç yoktan iyi) ve 5000 sms. Lan oğlum ben o kadar sms'i nereme sokayım? Ben Cumaları süslü püslü müminli Cuma mesajları atmıyorum. Bayramlarda bile mesaj atmıyorum. Ya arıyorum ya da buluşuyorum. Durup durup "Bu mesajı 10 kişiye göndermezsen çükün kopar inşallah, memen patlar ve sönük sönük gezersin ha hi ho heee!" de demiyorum. Bana dakika lazım. Bir kere ben telefonda 30 dakika gülen biriyim. 500 dakikanın 30'u öyle gidiyor. Anlatabiliyor muyum? Anlıyor musunuz? Hele internet! O zaten asla yetmiyor. Arkadaş ben derslerimi internetten yapıyorum. Ben Sanat Tarihi okuyorum, tamam mı? Benim HD kalitesinden fotoğraf indirip nah gibi makaleleri okumam lazım. Bazen videolara bakıp "Aaa bak bu gömüden at kafası çıkmış. Bakayım neyin kafası bu? Hee savaşçı kafası. İlginç..." demem lazım! Ya lütfen... 

Kendime çok acıyorum. Resmen wifi var diye gidip Türkü Bar'da takılacağım. Onlar orada "Bir taş attım pencere tık dedi." derken ben de "Bir mesaj attım Whatsapp'tan tık dedi." diyeceğim. Onlar rakıları yuvarlarken ben de suları yuvarlayıp zehirlenerek şehit olacağım. Olaya bak ki tüm arkadaşlarım bana internet yoluyla ulaşıyor. Sosyal medyada bir şeyler paylaşmayınca herkes "Yaşıyor musun lan?" diyor. Yaşıyorum yaşamasına da buna yaşamak demek ne kadar doğru bilemiyorum. Beni yanlış anlamayın. Teknoloji çocuğuyum ama beni dağa bayıra bırakın ve yemeğimi atımı verin tamam! Bir de ömrümün sonuna yetecek kadar kitap verin. İnternete bakmam. Savaş mı çıkmış? Aman! Salgın mı var? E ne yapalım yani bana mı var? Devrim mi olmuş? Ay kıçım, ay götüm! Ama sistem bana kaynak kitap vermeyip ve üstelik var olan kitapların da yetersiz olduğunu gözüme gözüme sokarsa mecbur internete mahkum kalıyoruz. Bizi internete teşvik eden şey "sistem" ve bunu önce bir kabul edelim. Daha bugün Özkan hoca ağzını yaya yaya "İnternetten araştırın." dedi. Daha ne olsun? Daha ne olsun, ne? 

Ve ben sinemaya para vermek istemiyorum çok fazla. Her yeni gelen filme gidersem bir söyler misiniz ben nasıl geçineceğim? Kendimi mi satılığa çıkarayım Iphone 6 için sevgilisini satılığa çıkaran Çinli mal herif gibi? Töbestağfurullah Allah'ım şakaydı, ciddiye alma. Lanet olası parasızlık çok fena bir şey. 5 büyük mutluluğum var. Film izlemek, kitap okumak, uzaktaki arkadaşlarımla konuşmak, alışveriş ve daha fazla alışveriş. E bunlar da hep parayla. Ve çoğunluğu internet yoluyla. Ben sırf kitaba çok param gitmesin diye tabletime e-kitap indiriyorum. Yani şimdi burada her şey dönüp dolaşıp operatörlerin yavşaklığına geliyor. Şimdi en güzel örneğini demin yaşadım. Ablamla oturup konuştum. Tarifemi yükseltelim dedik. Malum sürekli aşıyorum. Kız da bıktı. Aradım müşteri hizmetlerini. Neymiş efendim cihazdan cayma bedeli ödemem lazımmış. Ne kadarmış? 595 tl. Yuh ebenin kıllı bacağı! Yuh babanın donu! Yuh ananın yastık altındaki altınları! Yuh ama yani. Kızım ben onu şak diye ödeyebilsem niye okul okuyayım? Kendi şirketimi kurar Mars'a giderim. Eyvallah dercesine kapadım telefonu. Ablama söylüyorum ağlamaklı bir şekilde. O arayınca ama "Nasıl olur efendim yok öyle bir şey! Tabiki de kardeşiniz Red ailemize cayma bedeli olmadan katılabilir." oluyor. Neden? Çünkü kızın belli bir namı var. Hatun resmen 17. Yüzyılın düşesi. Ben de şu patatesleri doğrayan sümüklü çirkin şişman kız. Hani her gelenin kıçı var mı yok mu diye ellediği? 

Allah'ım sen bana hiç gülmüyorsun. Gerçekten. Çünkü ben yine aradığımda bana "Tablet borcunuzu ödemediğinizden tarifenizi değiştiremiyoruz. Lütfen onu ödeyiniz. Borcunuzu ödemenizi rica ediyorum." dediler. Eh be susak ağızlı seni! Ödeyebilsem ödemiştim! Bizim kimseye borcumuz yoktur Allah'tan başka. (Hoşgeldin apaçi panda.) Ama ben öğrenciyim. Yurdu ben ödüyorum, üstüne bir de sağlığımı düzene sokmak için düzgün beslenmeye çalışıyorum, okul için masrafım çok oluyor hocalar sağ olsun ve arada bırakın da eğleneyim! Sen şimdi bana gelmiş bunu söylüyorsun. Telefonu kapatıp ağlayarak ablamı aradım. Sinirden artık bağıra çağıra ağlıyorum. Zavallı ablam 15 dakika boyunca küfredip ağlamamı ve burnumu sümkürmemi dinldi. En sonunda "Ayın başını bekle. Tabletini ödeyip tarifeni değiştiririz. Bir daha da böyle salak şeyler için ağlama. Sağlığına bak, yemeğinden kısma ve parasız kaldığında bana söyle." dedi. Sanki parasız kaldığımda söyleyeceğim de... Ben gururumdan dolayı iki hafta aç dolandım parasızlıktan. Baktım hastayım ilaç almalıyım. Eh ona da para lazım. Ağlaya ağlaya ablamı aradım. Bana bir kızmıştı telefonda ağlayarak. Neymiş bir daha parasız kalınca ağlamak ve aç kalmak yerine onu aramazsam beni çok dövermiş. Ablacım 1.55 boyundasın ve 42 kilosun. Nasıl döveceksin beni? Hayır, ben gurur yaptığımdan ağlıyorum. Sinirliyim çünkü. 

Çünkü... Ne bileyim. Ayaklarımın üzerinde duramadım para konusunda. En güçsüz hissettiğim konu paradır. Evet, benim çoğu şeyim son modeldi ama alan kişi ablam. O varken aç kalmasam da o yokken ben bir hiçim. Ve bunu kendime itiraf etmek bile şu an gözlerimin dolmasına yetiyor. Ben. Ablam. Yoksa. Bir. Hiçim. Çünkü o benim küçük annem. Ateş içinde yanıp "Abla kendine iyi bak. Galiba bu sefer cidden bu hastaneden sağ çıkamayacağım." dediğimde hastaneyi inleterek ben iyileşeyim diye doktorları başıma toplayan biri. Ya da ilik aldırıldığı gün ben ateş içinde yatarken ablamın ateşimi düşürmek adına her şeyi yapıp bedenimi kullanamıyorum diye bana yemek yedirmesi gibi. En basitini söyleyeyim mi? Bana bir kere bile "Seni seviyorum ve sana güveniyorum." demesi bütün zorluklara göğüs germemi sağlıyor. Evdeki odamda soluma dönüp de onun minik bedenini gördüğümde kalbimde onun için her şeye göğüs geren duygular varsa tamamdır! Ben bu oyunu bozarım! (İşte bunlar hep ablama yalakalıktır! Bu kış Uludağ'a kayak yapmaya gitmenin yolunu yapmaktır!) 

Neyse en sonunda halletmiştik. Şimdi bir tarifem var. Adeta som altından yapılmış göt bezi, adeta dolar sıçan Sibirya Kurdu ve adeta zengin koca bulan sümüklü Pakize. 4 GB internetimle sizlere mutluluklar diler, 1000 dakikalık konuşma pakedimle bunun sebebini açıklar ve 1000 sms ile de ölümsüzleştiririm. Hahaaay! Yaşasın ablam! Yaşasın onun kocaman şefkatli yüreği. 

Şimdiyse her bokumu kendim yapıyorum. Kendi paramı kendim kazanıyorum, burslarım kesildi ama olsun işte bir şekilde yolumu buluyorum, paramı idareli kullanabiliyorum, kız olmanın avantajını yaşıyorum ve en önemlisi zırlamıyorum artık. Param yok mu? Hiç sorun değil. 4 adet kardeş bankam var. Aramızda dönüyoruz sürekli. Nartek Bank, Yeşim Bank, Hamza Bank ve Mami Bank. Bu sene öyle güzel dostluklar edindim ki... Şu siktiğim hayatımda yalnız olmadığımı anladım artık. Bundan önceki senelerde yalnızlığı hissetmem çok normaldi çünkü gözlerim kördü. Şimdiyse ikinci ailemle hayatımın baharındayım. Amca, teyze vasfı gören yiğidolarım da var. Ozan, Derin, Çağrı, Emre, Burak... Hani abi, sevgilim olmuş olmamış pek önemli değil. Bence ben sevgimi yeterince alıyorum. Yeterince sevilip seviyorum. Pandaları bilmem de bendeniz esmer panda hiç yalnız değil. 

Ha bu arada... Sevdiklerinize onları çok sevdiğinizi ve yanlarında oldukları için teşekkür etmeyi unutmayın. Çünkü, ben her Allah'ın günü bunu söylüyorum. 

2 Temmuz 2015 Perşembe

Dilara'yla arkadaş olmanın anlamı...

Şimdi. Geldik çok ama çok önemli bir konuya. Akrep burcu olan bu kız benim gönlümün denizcisidir. Hatun benim için karayip korsanları gibi bir şey. Adrenalin, aksiyon, macera, aşk, entrika, dostluk ve dram... Tüm duyguları 1 sene içinde şu kızla yaşadım. Ben hayatımda onun kadar dengesiz bir kız görmedim. 1 saat önce gülen kız birden Yeşilçam kadınına dönüyor. Skype'ta saçını atıyor yüzünün yan tarafına. Acıların kadını Bergen oluyor. Kocasından boşanmak istediği için kezzap yiyen kadına dönüyor. Ertesi gün bir açıyor. Bembeyaz dişlerle gülümsüyor. O an güneş gibi parlıyor kappe gız. Bir de aklı başına gelsin diye ona bağırışmayı küfredilmesi... Hastası ha. Düşünüyorum... Bana yapıyor bunu. Surat asıyorum. Boğazıma camış oturuyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum falan. Çünkü canımın özü dediklerim beni azarladığında nefes alamıyorum lan. Mantıklı konuşulunca anlayan biriyim zaten. Hayır, şimdi neden bağırıyorsun ki sen Dilara? 

Dilara'yla geçirdiğim 11 günüm vardı. Beraber uyuduk. Sanki liseli çiftmişiz gibi bir de el ele uyuyoruz ya? Anacım, yokluğumu kızla atıyorum. Geceleri uyutmuyor, hooop belime kuvveeeettt! Şakasına yapsam da uslu duruyor. Bu sefer ben durmuyorum. Gülüyorum, sağa sola yuvarlanıyorum, ağlamaklı oluyorum sen olmasan ne yaparım diye. Açıyor ışığı "Tamam, kanka senin için özel istek isterim yaşayayım diye." deyip beni avutuyor... 

İlk gün... Benim cenabetliğimden sanırım bilmiyorum ama bizi polis çevirdi. Ya kardeşim! Bir şey yapmadık. Alkol yok bir şey yok. Niye biz? Hadi polisi atlattık. Bindik ulaşım aracımıza. Araç bozuldu! Haydaaa! Dilara bana tip tip bakıyor. Ya aşkıö gusül de aldım. Ekmek musap çarpsın ki aldım. Ulan sırf huyluyum diye tek tek kulak deliklerime itinayla su geçirttim zorla. Duştan çıkınca kulaklarım babamın ayağına döndü. Eh, belli etmesem de sabah çıkarken, akşam dönerken ve gece yatarken dua okuyup uyuyan biriyim. Ki o araçta bir sürü insan var. Ama ben suçlu oluyorum. Hadi ona da tamam. Ama sonraki günler takiben itinayla araçlar bozuldu. Eve girdiğimizde Dilara beni dövdü. Tşk. 

Dilara, tam akrep kadını. Çok sever, ölür biter, aşık olur, mal mal güler ama iş güvenmeye gelince ayyyy Allah'ım evlerden ırak. 


"O kadın kim, Mete?"

"Ya hayatım tanımıyorum. Kadın sadece 2 saniye baktı!"

"Bu çöpün üzerinde ruj izi var, Mete!"

"DÜN YEDİN YA KADIN!"

"Bana bağırma, Mete! Hallerim var, anlıyo' musun?!"

"BENİM DE VAR!"

"Sus!"

"..."

"Niye susuyorsun, Allah'ın belası!!! Söyle bana!"

"Ya demin sen demed-"

"BANA CEVAP VERME!"

"Allah da benim belamı versin."

"Vermesin! Sensiz ne yaparım ben? (Ağlamaklı olur.)"

"Gel buraya, gel. Küçük hatun."

"Böhüüüüüü!"


Bunların yanındayken hep patlamış mısırım olmadığı için pişman oluyorum. Hani şu yirmi dakikalık sitcom diziler olur ya? Aynısı. Ama size bir şey diyeyim mi? Dünyada en güzel seven kişiye "Dilara Şenay Pamuk" denir. Neden mi? Anlatayım. Bir Dilara Pamuk, mutsuzluktan geberse de sevdiği insan için her şeyi yapar. Mutlu olması için elinden geleni yapar. Çünkü, ben birazcık bile üzülsem o tüm şaklabanlığı yapar. En kötü ihtimal bana dil atar. Abijim der. Sıkıysa gülme. Skype'tan çıkıp kafa atar. Çünkü, ben mutluysam o mutlu. Ama şunu unutuyorsun, Dilara. Sen mutsuzsan ben mutlu olamam ki. Tek bir kaşını kaldırmandan bile anlıyorum seni. Söyler misin, en değerli hayalim? Senin için ne yapmam? Şu Allah'ın belası hayatta sana yasladım sırtımı. Yorulduğumda elini tuttum. En büyük korkularımı beraber yendik. Sen, bu dünyada mutluluğun anahtarısın. 

Eğer siz de Dilara Pamuk'la arkadaşsanız biliyorsunuzdur zaten. Soyadı gibi pamuk kalplidir. O küçük bedende kocaman sevgi barındırır. Sokaktaki insanlara bile neşe saçacak bir aurası var bu kızın. Eh, bir de parasını sonuna kadar arkadaşlarıyla paylaşması var. Bu devirde bunu yapan çok az insan kaldı. Ben asla unutmam. Ablamı kafama takarken ders çalışamıyordum. Beni aradı. Dert etmemem gerektiğini ve halledeceğini söyledi. Halletti de... Derslerim düzgünse bana huzurumu verdiği içindir. Ya bir de... Beni yıkadı bu ya... Oğlum beni yıkadı lan. Hem de kafama tas falan vurmadı. Saçımı yıkadı, bedenimi yıkadı ve huzur kokulum deyip beni kuruladı lan. Abi, dişlerimi fırçaladı bu kız. Ayakkabı bağcığımı eteğimden dolayı eğilemediğim için bağladı. Lan bu kız bana sürekli kahvaltı hazırladı. Abi! BU KIZ BEN HASTALIKTAN NEFES ALAMIYORUM DİYE GECE BENİ HASTANEYE GÖTÜRDÜ. İğne yediğimde canım acıyor diye eczaneye gidip ne yapması gerektiğini sordu. Popomu ovarak acımı aldı. Allah belamı versin ki bak... Bana annem yapmadı bunları. Ben onun yanında hıçkıra hıçkıra ağlarken bana sarılıp o da ağladı. Üzülüyorum diye üzenlerin ağzına sıçtı. Ulan siz böyle birini bulursanız öpün başınıza koyun. Cennet annelerin ayak altında belki ama benim cennetim hep tam yanımda. Şimdi, böyle bir insanla arkadaş olmak nasıldır düşünün. 

Yani kızla bir gün az konuştum. Kendimi sevgilimden ayrılmış gibi hissettim. Yemin ederim bugün paranoyak gibi oldum. Dilara niye az konuşuyor? Artık beni sevmiyor mu? Ay hayır olamaz! Ay biri bana vursun. Ay tansiyonum! Ay komşular yetişin adam öldürüyorlar! Kıçıma ip bağlayıp sokakta koşacaktım bugün az kalmıştı. Elimde telefon kime aratsam şu kızı kendine getirsem diye kafede oturmuş insanları süzüyorum. Duvara baktım saatlerce ne yapacağım düşünceleriyle. Sonra dedim ki sikerim yaaa. Zaten Cumartesi günü pijama partisi yapacağız. O zaman bir şeyler yaparım ben. Ben günlerce çaresizliği hissettim. Güldürmek ne zormuş be...

Dilara ile arkadaş olunca önünde sonunda küfür dolu mesajlar atıyorsun. Bknz. Bugün.


"Rahat bırakmıyorum kızım seni! Ben senin kardeşinim. A*ına koyarım senin kappe kız. Öfkeni üzüntünü bana kus ama susma! Susma anladın mı? Eeeehhh yeter be! Bu musun? Bu kadar mısın? Seni s*kemem ama gebertirim. Anlıyo' musun ha? Camooooonnn!"

"Lan ne diyon amk kahve yapıyorum şu an. Bitince yaacaktım zaten salak mısın nesin? Tövbe ya..."

"Ha pardon... Ben birden gaza geldim... Özür dilerim 🙈"

"Siktir git ya."

"Ama... Ama..."

"SUS LAN DAVAR OĞLU DAVAR!" 

"..."


Ya geçen Taksim'e gittik. O, ben ve Egemen... İhihihih. Neyse, dur. Gittik işte. Açız abi. Yemek yemeliyiz. Gittik yemek salonuna. Yan masadakiler öksürüyor mu evrim mi geçiriyor bilemedik. 


"Bööeeağğğhheeeaahhhhöööö!"

"Dilara? Yanındaki adamı mı yuttu lan o?"

"Kanka bence biz ufaktan topuklayalım..."

"Yüüheeaağğhhhöööeeeaaa!"

"Kanka çorbayı dik kafana! Egemen kalk! Abi ben daha çoluk çocuğa karışacağım. Yürüyün ya!"


Sonra tavla tavla diye tutturduk Egemen'le. Gittik bir yere. Ya sen Taksim'sin. İçinde neden %90'ı kıllı abilerle dolu Ahmet Kaya arka fonlu bir yere sahipsin lan? Dilara'yla ufaktan yapıştık birbirimize. 


"Lan? Bu adam demin ayakkabısını çıkarıp ayağını mı kaşıdı?"

"Iyyy kanka burnunu karıştırdı yaaa!"

"Galiba o şey çayına düştü... KANKA İÇTİ!"

"Yürü, yürü, yürü!" 


Hayatımın en güzel zamanlarını bu kızla yaşıyorum ben. Diyorum ya? Ne güzel şey sevmek seni... Teşekkür ederim kardeşim olduğun için. Cennet kokulu olduğun için. Huzurum olduğun için. Ve benimle olduğun için. Ne olursun, yaşlandığımızda elimizde sigaralarla anlatıp güleceğimi böyle nice güzel anılar olsun. Benim için artık güler misin? Gözyaşlarımı siler misin? Benim kalbim acıyor... Benimle beraber acılarımızı yok eder misin? Ellerim çok boş kaldı, Dilara. Üşüdü kalbim de ellerim de. Güneşim ol ve ısıt beni. Benim için ve kendin için yaşamaya devam eder misin? Çünkü sen ve ablam olmasa ben bir hiçim. O yüzden, diyorum ki sana... Derin bir nefes almalıyım bir dakika. Canım kız kardeşim? Kalbim delik deşik. Çok üzdüler beni, be. Seninleyken iyileşiyorum. Biliyorum, ben de sana iyi geliyorum. Bunu görüyorum. O yüz yine biz kalsak da ayakta olalım, tamam mı piremses? 



16 Nisan 2015 Perşembe

Melek Suratlı diyebileceğimiz tek insana...

Hey, ho! Uzun bir aradan sonra pandanız döndü. Baya döndü. İyi döndü. Yalnız baya iyi döndü. Bomba gibi dönemesem de, midemdeki reflü ile döndüm. Allah'ım kahretmesin şu midemi. Küçükken bir dua etmiştim, "Allaaam nolur hep kusayım. Ben kusunca ablamla annem benimle çok ilgileniyor ve babam o zaman yanıma geliyor. Hep kusayım Allaam. Sağ ol, Allaaam. Bulutlar kadar seviyom ki seni, Allaaam. İhihihihi!" diye. Buradan küçükken ne kadar beyin fakiri olduğumu anlamış olmanız lazım tabi. Hangi insan kusmak için bu kadar yalvarır Allah'a? Tabi ki ben. O zamanlar beynim daha oluşma evresini tamamlamamış olmalı malum. Ardından ne olduysa o günden sonra oldu. En ufak bir şeyde kusar oldum. Mesela okulda kusulmuş bir çöp kutusu varsa benden ötürü olurdu. Oğlum başkası kusardı yine benim üstüme kalırdı. Bir gün sınavlar açıklanırken bir mide bulantısı, bir soğuk terleme... Aha dedim geliyor midemin efendisi! Direk hocanın üzerine kustum. Kadının saçına öğlen yediğim domatesin kabuğu takılmış sallanıyordu. Öyle çok gülmüştüm ki bir daha kusmuştum. Allah belamı versin ya. Neyse bir ara yıldızım parladı, hiç kusmaz oldum. Midemde adeta bir bahar esintisi, bir kelebeklerin uçuşması, bir mutluluk hakimdi. 

Taa ki üç gün öncesine kadar. Olay, Bahçeşehir Üniversitesi loca kısmında geçti. Karakterler ise, ben, Dilara (nam-ı diğer Melek Surat), İrem (nam-ı diğer Biricik Şirine) ve Kaan. Onun nam-ı diğer olayı yok. Çünkü o Kaan. Adı yetiyor yavrumun. Neyse, ben gayet gülüyorum eğleniyorum falan. Böyle kuşlar cıvıldıyor, sigaralarımız işaret ve orta parmağımız arasında kendi dumanıyla dans ediyor, Kaan yine alakasız bir şey söylüyor sohbet ortasında canını yediğim, Dilara ve İrem yine her zamanki gibi kalbimi sevgisiyle dolduruyor derken midemde bir kelebekler uçuşması. Bir durdum kaldım. Aşık mı oldum? Yoo. Önümdeki saksıya aşık olacak değilim. Biri mi arkadamdan konuşuyor yine? Yoo, kalbim sıkışmıyor ve ateş basmıyor. Vahiy mi indi lan? I-ıh! His yok vallahi. Birden o kelebekler tırmandı, tırmandı, pezevenk resmen tırmandı. Boğazımda tıkandı. Ananı avradını kusuyorum lan! İrem suratımın rengini görünce "N'oluyor lan?" dedi. Kusmadan ve Dilara ile İrem'in saçımı tutup sırtımı sıvazmalamadan önce dediğim tek şey "Kusacağım galiba." oldu. Aşık olduğumu sandığım saksıya kustum be. En çok içim ona yandı. Sonra saksının içinde büyüyen dalların saçlarımı okşadığını hissettim üçüncü kusuşumda. Galiba affedildim. Teşekkürler, saksı. Teşekkürler, dallar. Teşekkürler, Bahçeşehir Üniversitesi. 

Bugünse ölüyordum. Resmen ölüyordum. Sabah derste yine Talat Hocam bana oynadı. Yavuz Hocam yine bizimle engin düşüncelerini paylaşıp bizi bir yaşımıza daha soktu. Ardından yurt odama topuklarımı kıçıma vura vura koşarak ulaştım. Yeşim'e selam verip direk tek aşkım olan klozete yöneldim. Hunharca kustum. Allah beni öldürseymiş de küçükken o duayı ettirmeseymiş. Allah'ım niye bu kadar salakmışım ben küçükken ya? Anam babam bana niye doğruyu yanlışı göstermemiş? Çok pişmanım, Allah'ım... Bir daha hastalıkla ilgili dua edersem direk "Zınk!" diye ölmeyi falan dileyeceğim. Söz bak. (Şaka yaptım, Allah'ım. Ciddiye alma sen. Öpüyorum.) Artın en son klozetin yanına yatıp Ahmet'le mesajlaşmaya başladım. Arada geliyor midemin efendisi, çıkartıyorum. Tekrar mesajlaşıyorum. Bir yandan da Ahmet'e ölüm temalı şeyler yazıyorum. Eğer ki Elif gelmeseydi ben kesin ölecektim biliyorum. Dizlerim titriyor, sinirlerim bozuluyor ağlıyorum, tekrar kusuyorum, lanet ediyorum koskoca şehirde tek başıma ayakta kalmaya çalıştığım için... Yani o kadar zor ki. Sonra açıyorum bir fotoğraf. Dilaramın gülerken gizlice çektiğim bir fotoğrafı. Bu sefer de onu özlediğim için ağlıyorum. Yani size nasıl anlatayım ki? Hani böyle çok seversiniz ya birisini? Ama kardeşten öte olur hani? Öyle bir şey bu da işte. Kelimelere bile zorla dökersin. Çünkü, tarifi yoktur bu sevginin. Aşık olduğun insanı bile bu kadar sevemezsin. Tüm ruhun, kalbin, aldığın nefes, yediğin yemek, baktığın yer, okuduğun bir kitaptaki arkadaşlık kokan cümle... Kısacası her şey o olur. 

Gel gelelim biz nasıl tanıştık olayına. Kuzenimi biliyorsunuz. İlknur. Onun okul arkadaşı. Eskiden onlar ,ok yakındı. Şimdi ise biri pasifik okyanusu öbürüyse Plüton oldu çıktı. O kadar uzaklar birbirlerine. Ama biz? Hayır. Asla! Bizi birbirimize bağlayan acımız oldu. Çektiğimiz şeyler oldu. Bir an bir baktım ki bu kız her şeyim olmuş. Herkesi kenara atmış onu sever olmuşum. Sadece yüreğimde en büyük yeri kaplar olmuş. Saatlerce telefonda konuşup kendimizi anlatır olmuşuz. O üzülünce kendimi uykulu halde onu dinler ve üzüntüsüne çimento döker halde buldum. Sonra o konuştu ama duymadım. İçimden dua etmekle meşguldüm. Allah'ıma teşekkür etmekle meşguldüm. Bana O'nu verdiği için şükür namazı kılmaya bile kalkıştım ama sonra nasıl olduğunu bilmediğim için kılmadım. Ne yapayım? Şükür namazı bilmiyorum ben. 

Bakın Dilara nasıl biri biliyor musunuz? Cebinde sadece 10 lira olsun. Hepsini size verir. Siz üzgün müsünüz? Şöyle hafifçe kaşlarını çatıp sizi dinler. Elinizi tutar. Yanındayım mesajını verir. Arada elinizi öper. Yanağınızı öper. Sıkıca sarılır hiç bırakmak istemezcesine. Hatta ne yapar biliyor musunuz? Parmaklarının ucuna çıkar ki daha rahat sarılabilsin. Bir de küçücüktür. İnsanın koruyup kollayası gelir. Hiç bırakmak istemezsiniz. Nasıl anlatsam ki? O kocaman melek gülüşüyle tüm derdinizi unutursunuz. Bütün dünya silinir, geriye sadece onun gülüşü kalır. Kardeşliğin, dostluğun, arkadaşlığın aşk boyutunu yaşıyorum ben. Piercinginden öpüyorum onu ben. Yanağından koklayarak öpüyorum. Sonra ansızın bir düşünce geliyor bana. Ya Dilara'sız kalırsam? Sonra gözlerim doluyor sıkıca sarılıyorum ona. İçimden hayır diyorum. Hayır! Hayır! Hayır ya! Ben artık acı çekmek istemiyorum. Şu hayatta bir kerede olsa mutlu olmak istiyorum. Benim yanımda benimle o yükü paylaşacak biri olsun istiyorum. O kişi sevgilim olmasın. Aşık adam olmasın. O kişi benim dostum olsun istiyorum. Ve sonunda istediğim oluyor. Sırf benim aklım ablamda kalıyor diye, geceleri uyuyamıyorum diye, derslerime odaklanamıyorum diye ablama o sahip çıktı. Aradı benim biriciğim olan Güney'i. "O bizim ablamız. Seher bizim kardeşimiz. Seher burada yokken ona biz sahip çıkacağız. Bak o kız endişeden yemek yiyemiyor, her gün bana dert yanıyor. O kız orada tek başına. Bari biraz rahatlasın da Sema ablaya biz sahip çıkalım. Bundan sonra Sema ablayla arabasına binip sen gidip geleceksin." dedi. Bu Allah'ın en güzel cümlelerini söyledi. Kalbimi ısıttı. Mutluluk gözyaşlarına boğdu beni eşek. 

Hiçbir zaman beni otogara bırakan bir arkadaşım olmamıştı. Ama dün beni üç melek bıraktı otogara. Dilara'm, İrem'im ve Güney'im. Tabi önce gündüzden buluştuk -sanki tüm hafta buluşmamışız gibi hepimiz mutluyuz- sarıldık, koklaştık, güldük, yine ağladık tabi, ardından otogara doğru yol almak için servisi bekledik. Bekledik. Bekledik. Pezevenk yarım saat oldu gelmedi. Ben ufaktan ufaktan korkuyorum tabi. Dilara ile İrem halay çekecek gidemiyorum diye. Bense üzülüyorum dersten kalacağım diye. Abi sonra biri geldi tam dibimize oturdu. Adam çakmak gazı koklayıp duruyor. Bir baktım Dilara ile İrem benim elimi tutmuşlar. Benim tuzum kuru. Burası Zeytinburnu. Ağzını yüzünü sikerler onun. Tahmin ertiğim gibi oldu. Cengaverin biri bir çıktı. Pir çıktı aga. Böyle bir koydu adama. Anasını sikti orada. Ben de içimden diyorum, "Hadi sağ kroşe! Hadi bir kafa at. Hadi aslanım! Hadi koçum! Saldıııırrrrrr! Heyt be Zeytinburnu erkeği işte beeeeehhhh!" diye. Nasıl mutluyum ama. Hani böyle kahramanlık yapamlar olur da kızlar "Ayyyy ne tatlııııı!" diye çığırır ya? Heh işte ben onu yapmadım. Aferin lan bakışı attım. Benİ öyle her erkek etkileyemez. Kalbini görürüm. Beğenirsem o kalbi, başımın üstünde yeri olur. Beğenmezsem "Kardeşim" derim ki uzak olsun benden. Her zaman işe yaramıştır. Neyse velhasıl kelam arkamı dönüp kızlara bakayım dedim. Hobaaa! Dilara'nın suratında güller açıyor, gözler baygın, "Anaaammm!" diye bir çığırtı... Sonra şu cengavere baktım. Yürüyen trol lan bu! Bizim Zeytinburnu'nun apaçilerinden. Bunlar hâlâ kanayan gül gifi atıyor, Dilara. Yapma etme aşkitom. Gel ben sana salon beyfendisi bulurum, bırak şunu. Şu tipe baksana hele! Suratına babası sıçmış gibi, dayısı doğurmuş gibi hareketler, kalça çıkıklığı dediğimiz şeye sahip bir birey. Allah acil şifalar versin ne diyeyim ki? 

En sonunda onun bunun... Neyse. Geldi servis. Bindik. Abi bir yolculuk böyle mi komik geçer. Araba drift yapıyor hepimiz cama yapışıp yere doğru kayıyoruz. Aniden fren yapıyor öne uçuyoruz. Tabi İrem ve Dilara'nın yüzü bana dönük, dizlerinin üstündeler koltukta. Ben de oturduğum yerde ya cama çarpıyorum ya da öndeki koltuğa. Bir ara burnum kanıyor sandım, şoföre ayakkanımı atıyordum. Ulan mal! Şopar düğününden gelin mi kaçırıyorsun? Ne bu havalar, ani frenler, makaslar, gazlar? Ölüme gittiler diye bir başlığın altında dördümüzün fotoğrafı mı olsun be davar? Çükü çürüyecesice. Neyse her yerimiz morara morara indik servisten. Çıktığım gibi bir kusma isteği geldi zor tuttum. Dilara ve İrem endişeleniyor diye kaç kere geri yuttum. Verdim bavulu. Döndüm üç meleğime. Ah... Kalbim artık atmıyor, Allah'ım. Nefes alamıyorum. Kımıldayamıyorum. Tek olan şey gözlerim dolu bir şekilde gülümsemem. Canım yanıyor benim be. Bu sefer çok zor işte. Geride bırakmak çok zor. Kalanlar için değil de sanki benim için çok ayrı bir zor. Sanki ben gidince her şey kötü olacakmış gibi. Çok zor, Allah'ım onları bırakmak. Dilara'dan uzak olmak zor. O kadar alışmışım ki sabah erken kalkıp Dilara'nın oluluna gitmeye... Şimdiyse gideceğim tek yer o soğuk yurt odası. Tamam, orada da arkadaşlarım var. Onları da çok seviyorum. Ama Dilara çok farklı benim için. Gerçekten çok farklı. 

Haydaaa. Yaşlar akıyor. Sümükler çıkmaya başladı. Küçük hıçkırıklar. Allah kahretsin diye boynuna atladım Dilara'nın. Bırakamıyorum seni, melek surat. Korkuyorum. Tek başımayım. Çok korkuyorum ben. Güçlü kalsam da ben korkuyorum kalbimin soğumasından. Yine soğuk nevale olmaktan korkuyorum yokluğunda. İnsanlardan korkuyorum. Hep üzüyorlar beni. Canımı yakıyorlar. Ben yine korkuyorum işte. Herkes uyuduktan sonra yatağımda dönüp gözyaşlarımın yine akmasından korkuyorum. Yine birinin gelip bana kabuslar yaşatmasından korkuyorum sen yokken. Ben fazla temizim. Fazla masumum. Kirletirler beni yokluğunda. Biraz da bilmem bazı şeyleri. Kandırırlar beni. Yok. Hayır. Bugüne kadar kendimi nasıl koruduysam, nasıl uzak tuttuysam kötülersen kendimi yine öyle olacak. Sadece sonunda bir melek buldum diye sığınıyorum. Hiç gitmek istemiyorum. Olay bundan ibaret. Yoksa korkak biri değilim. Hastalıktan geberirken arkadaşıma bir şey olmasın diye pislik yuvasına girip çıkardım. Yine öyle olacak. Ben Dilara'mı saracağım kanatlarımla, temiz kalbimle, dualarımla. O da beni saracak gülüşüyle, kanatlarıyla ve kocaman temiz kalbiyle. 

Sarılmayı sonlandırınca İrem'e doğru uçuşa geçtim. İçeceğini gülmekten yutamayıp Güney'e püskürten yarim benim. Sen hep iyi ol. Akıllı ol. Çünkü daha bilmiyorsun kötülükleri. Ama Dilara senin yanında. Korur seni. Sen de onu. Birbirinizi dinleyip kavga etmeyin benim yokluğumda... Derken elimdeki bileti alıp Güney'i domalttılar resmen. Çocuğun sırtına bileti koyup yazı yazmaya başladı. Bana küçük ama güzel bir not. Ağlama, panda. Sakın ağlama. Çünkü sen ağlarsan herkes ağlar. Yine de hafifçe ağladım, ağladık. Zavallı Güney bize bakıp lanet etti kaderine. Lanet olsun dedi. Dedi yani gördüm, duydum, biliyorum. Evet, geldik asıl ayrılık vaktine. Bindim otobüse. İrem ve Dilara el ele tutuşmuş bana bakıyorlar. Öpücükler yolluyorlar. Onlar orada gülüyor, ben otobüsün içinde. Cama ellerimi koydum. Dilara'yı Güney kaldırdı ki ellerime yetişsin. Camın ötesinden koydu ellerini ellerimin üstüne. Güney daha fazla taşıyamadı indirdi melek suratlımı. Otobüs hareket edene kadar şebeklik diz boyu. En son otobüsü durdurdu. Son bir kez bana sarılmak için koşuştular otobüse. Girdiler içeri. Tüm otobüs bizi izliyor. Bunlar ne yapıyor amına koyayım bakışları eşliğinde sarıldık, öptük birbirimizi. Tabi Güney yine dışarıdan izliyor bizi sığır herif. Artık yolculuk zamanı. Ben gidene kadar arkamdan el salladılar. Ama en çok Dilara'nın bakışları oturdu yüreğime be. Bana öyle bir bakıyor ki. Gitme diyor resmen bakışlarıyla. Gitmek istemiyorum diye bakıyorum ona. Ama mecburum, biricik dostum. İyi bir hayatımızın olması için sorumluluklarımı yerine getirmeliyim. Sözüm söz. Geleceğime yine yanına. Sonunda küçüldüler. Yok oldular. Göremez oldum. Döndüm başladım ağlamaya, ama nasıl ağlamak. Sanki anamı babamı doğradılar. Millet bana peçete uzatıyor. Ağlama göreceksin yine diyorlar. Ben malık sanki bilmiyorum. Göreceğim yine zaten ama işte yine de tutamıyorsun kendini. 

Diyeceğim o ki, o melek suratlımı çok seviyorum ben. O benim Allah'tan aşağı her şeyim. İki zayıf noktam var. Ablam ve Dilara'm. O ikisi benim hayatımın başlangıcı ve sonu. Hangi noktaya gidersem o ikisi hep el ele beni bekliyor olacaklar. Çünkü onlar beni yüreğiyle seviyor. Dilden dökülen iki basit cümle değil o. Yürekten sevmek her yiğidin harcı değil. Seviyorum sizi. Seviyorum seni, melek surat. Ne olur hiç ayrılmayalım. Yoksa kalbim ölür, sadece nefes alıp veren ölü biri olurum. Aynı erkeği beğensek bile ben sana kakalarım lan. Sıkıntın olmasın. Zaten sevgili değil de dost önemli benim için. Sen önemlisin yani. Senin özleminle yanan bu yüreğimin her gözyaşı sana helal olsun. Kurban olduğum, yegâne varlık. 

Melek suratlıyı çok seviyor bu şapşal panda. 

PANDA ÇIĞLIĞIIIIIII! 

AAAAUUUUUVVVVVVVAAAAUUUUVVVVV!