16 Nisan 2015 Perşembe

Melek Suratlı diyebileceğimiz tek insana...

Hey, ho! Uzun bir aradan sonra pandanız döndü. Baya döndü. İyi döndü. Yalnız baya iyi döndü. Bomba gibi dönemesem de, midemdeki reflü ile döndüm. Allah'ım kahretmesin şu midemi. Küçükken bir dua etmiştim, "Allaaam nolur hep kusayım. Ben kusunca ablamla annem benimle çok ilgileniyor ve babam o zaman yanıma geliyor. Hep kusayım Allaam. Sağ ol, Allaaam. Bulutlar kadar seviyom ki seni, Allaaam. İhihihihi!" diye. Buradan küçükken ne kadar beyin fakiri olduğumu anlamış olmanız lazım tabi. Hangi insan kusmak için bu kadar yalvarır Allah'a? Tabi ki ben. O zamanlar beynim daha oluşma evresini tamamlamamış olmalı malum. Ardından ne olduysa o günden sonra oldu. En ufak bir şeyde kusar oldum. Mesela okulda kusulmuş bir çöp kutusu varsa benden ötürü olurdu. Oğlum başkası kusardı yine benim üstüme kalırdı. Bir gün sınavlar açıklanırken bir mide bulantısı, bir soğuk terleme... Aha dedim geliyor midemin efendisi! Direk hocanın üzerine kustum. Kadının saçına öğlen yediğim domatesin kabuğu takılmış sallanıyordu. Öyle çok gülmüştüm ki bir daha kusmuştum. Allah belamı versin ya. Neyse bir ara yıldızım parladı, hiç kusmaz oldum. Midemde adeta bir bahar esintisi, bir kelebeklerin uçuşması, bir mutluluk hakimdi. 

Taa ki üç gün öncesine kadar. Olay, Bahçeşehir Üniversitesi loca kısmında geçti. Karakterler ise, ben, Dilara (nam-ı diğer Melek Surat), İrem (nam-ı diğer Biricik Şirine) ve Kaan. Onun nam-ı diğer olayı yok. Çünkü o Kaan. Adı yetiyor yavrumun. Neyse, ben gayet gülüyorum eğleniyorum falan. Böyle kuşlar cıvıldıyor, sigaralarımız işaret ve orta parmağımız arasında kendi dumanıyla dans ediyor, Kaan yine alakasız bir şey söylüyor sohbet ortasında canını yediğim, Dilara ve İrem yine her zamanki gibi kalbimi sevgisiyle dolduruyor derken midemde bir kelebekler uçuşması. Bir durdum kaldım. Aşık mı oldum? Yoo. Önümdeki saksıya aşık olacak değilim. Biri mi arkadamdan konuşuyor yine? Yoo, kalbim sıkışmıyor ve ateş basmıyor. Vahiy mi indi lan? I-ıh! His yok vallahi. Birden o kelebekler tırmandı, tırmandı, pezevenk resmen tırmandı. Boğazımda tıkandı. Ananı avradını kusuyorum lan! İrem suratımın rengini görünce "N'oluyor lan?" dedi. Kusmadan ve Dilara ile İrem'in saçımı tutup sırtımı sıvazmalamadan önce dediğim tek şey "Kusacağım galiba." oldu. Aşık olduğumu sandığım saksıya kustum be. En çok içim ona yandı. Sonra saksının içinde büyüyen dalların saçlarımı okşadığını hissettim üçüncü kusuşumda. Galiba affedildim. Teşekkürler, saksı. Teşekkürler, dallar. Teşekkürler, Bahçeşehir Üniversitesi. 

Bugünse ölüyordum. Resmen ölüyordum. Sabah derste yine Talat Hocam bana oynadı. Yavuz Hocam yine bizimle engin düşüncelerini paylaşıp bizi bir yaşımıza daha soktu. Ardından yurt odama topuklarımı kıçıma vura vura koşarak ulaştım. Yeşim'e selam verip direk tek aşkım olan klozete yöneldim. Hunharca kustum. Allah beni öldürseymiş de küçükken o duayı ettirmeseymiş. Allah'ım niye bu kadar salakmışım ben küçükken ya? Anam babam bana niye doğruyu yanlışı göstermemiş? Çok pişmanım, Allah'ım... Bir daha hastalıkla ilgili dua edersem direk "Zınk!" diye ölmeyi falan dileyeceğim. Söz bak. (Şaka yaptım, Allah'ım. Ciddiye alma sen. Öpüyorum.) Artın en son klozetin yanına yatıp Ahmet'le mesajlaşmaya başladım. Arada geliyor midemin efendisi, çıkartıyorum. Tekrar mesajlaşıyorum. Bir yandan da Ahmet'e ölüm temalı şeyler yazıyorum. Eğer ki Elif gelmeseydi ben kesin ölecektim biliyorum. Dizlerim titriyor, sinirlerim bozuluyor ağlıyorum, tekrar kusuyorum, lanet ediyorum koskoca şehirde tek başıma ayakta kalmaya çalıştığım için... Yani o kadar zor ki. Sonra açıyorum bir fotoğraf. Dilaramın gülerken gizlice çektiğim bir fotoğrafı. Bu sefer de onu özlediğim için ağlıyorum. Yani size nasıl anlatayım ki? Hani böyle çok seversiniz ya birisini? Ama kardeşten öte olur hani? Öyle bir şey bu da işte. Kelimelere bile zorla dökersin. Çünkü, tarifi yoktur bu sevginin. Aşık olduğun insanı bile bu kadar sevemezsin. Tüm ruhun, kalbin, aldığın nefes, yediğin yemek, baktığın yer, okuduğun bir kitaptaki arkadaşlık kokan cümle... Kısacası her şey o olur. 

Gel gelelim biz nasıl tanıştık olayına. Kuzenimi biliyorsunuz. İlknur. Onun okul arkadaşı. Eskiden onlar ,ok yakındı. Şimdi ise biri pasifik okyanusu öbürüyse Plüton oldu çıktı. O kadar uzaklar birbirlerine. Ama biz? Hayır. Asla! Bizi birbirimize bağlayan acımız oldu. Çektiğimiz şeyler oldu. Bir an bir baktım ki bu kız her şeyim olmuş. Herkesi kenara atmış onu sever olmuşum. Sadece yüreğimde en büyük yeri kaplar olmuş. Saatlerce telefonda konuşup kendimizi anlatır olmuşuz. O üzülünce kendimi uykulu halde onu dinler ve üzüntüsüne çimento döker halde buldum. Sonra o konuştu ama duymadım. İçimden dua etmekle meşguldüm. Allah'ıma teşekkür etmekle meşguldüm. Bana O'nu verdiği için şükür namazı kılmaya bile kalkıştım ama sonra nasıl olduğunu bilmediğim için kılmadım. Ne yapayım? Şükür namazı bilmiyorum ben. 

Bakın Dilara nasıl biri biliyor musunuz? Cebinde sadece 10 lira olsun. Hepsini size verir. Siz üzgün müsünüz? Şöyle hafifçe kaşlarını çatıp sizi dinler. Elinizi tutar. Yanındayım mesajını verir. Arada elinizi öper. Yanağınızı öper. Sıkıca sarılır hiç bırakmak istemezcesine. Hatta ne yapar biliyor musunuz? Parmaklarının ucuna çıkar ki daha rahat sarılabilsin. Bir de küçücüktür. İnsanın koruyup kollayası gelir. Hiç bırakmak istemezsiniz. Nasıl anlatsam ki? O kocaman melek gülüşüyle tüm derdinizi unutursunuz. Bütün dünya silinir, geriye sadece onun gülüşü kalır. Kardeşliğin, dostluğun, arkadaşlığın aşk boyutunu yaşıyorum ben. Piercinginden öpüyorum onu ben. Yanağından koklayarak öpüyorum. Sonra ansızın bir düşünce geliyor bana. Ya Dilara'sız kalırsam? Sonra gözlerim doluyor sıkıca sarılıyorum ona. İçimden hayır diyorum. Hayır! Hayır! Hayır ya! Ben artık acı çekmek istemiyorum. Şu hayatta bir kerede olsa mutlu olmak istiyorum. Benim yanımda benimle o yükü paylaşacak biri olsun istiyorum. O kişi sevgilim olmasın. Aşık adam olmasın. O kişi benim dostum olsun istiyorum. Ve sonunda istediğim oluyor. Sırf benim aklım ablamda kalıyor diye, geceleri uyuyamıyorum diye, derslerime odaklanamıyorum diye ablama o sahip çıktı. Aradı benim biriciğim olan Güney'i. "O bizim ablamız. Seher bizim kardeşimiz. Seher burada yokken ona biz sahip çıkacağız. Bak o kız endişeden yemek yiyemiyor, her gün bana dert yanıyor. O kız orada tek başına. Bari biraz rahatlasın da Sema ablaya biz sahip çıkalım. Bundan sonra Sema ablayla arabasına binip sen gidip geleceksin." dedi. Bu Allah'ın en güzel cümlelerini söyledi. Kalbimi ısıttı. Mutluluk gözyaşlarına boğdu beni eşek. 

Hiçbir zaman beni otogara bırakan bir arkadaşım olmamıştı. Ama dün beni üç melek bıraktı otogara. Dilara'm, İrem'im ve Güney'im. Tabi önce gündüzden buluştuk -sanki tüm hafta buluşmamışız gibi hepimiz mutluyuz- sarıldık, koklaştık, güldük, yine ağladık tabi, ardından otogara doğru yol almak için servisi bekledik. Bekledik. Bekledik. Pezevenk yarım saat oldu gelmedi. Ben ufaktan ufaktan korkuyorum tabi. Dilara ile İrem halay çekecek gidemiyorum diye. Bense üzülüyorum dersten kalacağım diye. Abi sonra biri geldi tam dibimize oturdu. Adam çakmak gazı koklayıp duruyor. Bir baktım Dilara ile İrem benim elimi tutmuşlar. Benim tuzum kuru. Burası Zeytinburnu. Ağzını yüzünü sikerler onun. Tahmin ertiğim gibi oldu. Cengaverin biri bir çıktı. Pir çıktı aga. Böyle bir koydu adama. Anasını sikti orada. Ben de içimden diyorum, "Hadi sağ kroşe! Hadi bir kafa at. Hadi aslanım! Hadi koçum! Saldıııırrrrrr! Heyt be Zeytinburnu erkeği işte beeeeehhhh!" diye. Nasıl mutluyum ama. Hani böyle kahramanlık yapamlar olur da kızlar "Ayyyy ne tatlııııı!" diye çığırır ya? Heh işte ben onu yapmadım. Aferin lan bakışı attım. Benİ öyle her erkek etkileyemez. Kalbini görürüm. Beğenirsem o kalbi, başımın üstünde yeri olur. Beğenmezsem "Kardeşim" derim ki uzak olsun benden. Her zaman işe yaramıştır. Neyse velhasıl kelam arkamı dönüp kızlara bakayım dedim. Hobaaa! Dilara'nın suratında güller açıyor, gözler baygın, "Anaaammm!" diye bir çığırtı... Sonra şu cengavere baktım. Yürüyen trol lan bu! Bizim Zeytinburnu'nun apaçilerinden. Bunlar hâlâ kanayan gül gifi atıyor, Dilara. Yapma etme aşkitom. Gel ben sana salon beyfendisi bulurum, bırak şunu. Şu tipe baksana hele! Suratına babası sıçmış gibi, dayısı doğurmuş gibi hareketler, kalça çıkıklığı dediğimiz şeye sahip bir birey. Allah acil şifalar versin ne diyeyim ki? 

En sonunda onun bunun... Neyse. Geldi servis. Bindik. Abi bir yolculuk böyle mi komik geçer. Araba drift yapıyor hepimiz cama yapışıp yere doğru kayıyoruz. Aniden fren yapıyor öne uçuyoruz. Tabi İrem ve Dilara'nın yüzü bana dönük, dizlerinin üstündeler koltukta. Ben de oturduğum yerde ya cama çarpıyorum ya da öndeki koltuğa. Bir ara burnum kanıyor sandım, şoföre ayakkanımı atıyordum. Ulan mal! Şopar düğününden gelin mi kaçırıyorsun? Ne bu havalar, ani frenler, makaslar, gazlar? Ölüme gittiler diye bir başlığın altında dördümüzün fotoğrafı mı olsun be davar? Çükü çürüyecesice. Neyse her yerimiz morara morara indik servisten. Çıktığım gibi bir kusma isteği geldi zor tuttum. Dilara ve İrem endişeleniyor diye kaç kere geri yuttum. Verdim bavulu. Döndüm üç meleğime. Ah... Kalbim artık atmıyor, Allah'ım. Nefes alamıyorum. Kımıldayamıyorum. Tek olan şey gözlerim dolu bir şekilde gülümsemem. Canım yanıyor benim be. Bu sefer çok zor işte. Geride bırakmak çok zor. Kalanlar için değil de sanki benim için çok ayrı bir zor. Sanki ben gidince her şey kötü olacakmış gibi. Çok zor, Allah'ım onları bırakmak. Dilara'dan uzak olmak zor. O kadar alışmışım ki sabah erken kalkıp Dilara'nın oluluna gitmeye... Şimdiyse gideceğim tek yer o soğuk yurt odası. Tamam, orada da arkadaşlarım var. Onları da çok seviyorum. Ama Dilara çok farklı benim için. Gerçekten çok farklı. 

Haydaaa. Yaşlar akıyor. Sümükler çıkmaya başladı. Küçük hıçkırıklar. Allah kahretsin diye boynuna atladım Dilara'nın. Bırakamıyorum seni, melek surat. Korkuyorum. Tek başımayım. Çok korkuyorum ben. Güçlü kalsam da ben korkuyorum kalbimin soğumasından. Yine soğuk nevale olmaktan korkuyorum yokluğunda. İnsanlardan korkuyorum. Hep üzüyorlar beni. Canımı yakıyorlar. Ben yine korkuyorum işte. Herkes uyuduktan sonra yatağımda dönüp gözyaşlarımın yine akmasından korkuyorum. Yine birinin gelip bana kabuslar yaşatmasından korkuyorum sen yokken. Ben fazla temizim. Fazla masumum. Kirletirler beni yokluğunda. Biraz da bilmem bazı şeyleri. Kandırırlar beni. Yok. Hayır. Bugüne kadar kendimi nasıl koruduysam, nasıl uzak tuttuysam kötülersen kendimi yine öyle olacak. Sadece sonunda bir melek buldum diye sığınıyorum. Hiç gitmek istemiyorum. Olay bundan ibaret. Yoksa korkak biri değilim. Hastalıktan geberirken arkadaşıma bir şey olmasın diye pislik yuvasına girip çıkardım. Yine öyle olacak. Ben Dilara'mı saracağım kanatlarımla, temiz kalbimle, dualarımla. O da beni saracak gülüşüyle, kanatlarıyla ve kocaman temiz kalbiyle. 

Sarılmayı sonlandırınca İrem'e doğru uçuşa geçtim. İçeceğini gülmekten yutamayıp Güney'e püskürten yarim benim. Sen hep iyi ol. Akıllı ol. Çünkü daha bilmiyorsun kötülükleri. Ama Dilara senin yanında. Korur seni. Sen de onu. Birbirinizi dinleyip kavga etmeyin benim yokluğumda... Derken elimdeki bileti alıp Güney'i domalttılar resmen. Çocuğun sırtına bileti koyup yazı yazmaya başladı. Bana küçük ama güzel bir not. Ağlama, panda. Sakın ağlama. Çünkü sen ağlarsan herkes ağlar. Yine de hafifçe ağladım, ağladık. Zavallı Güney bize bakıp lanet etti kaderine. Lanet olsun dedi. Dedi yani gördüm, duydum, biliyorum. Evet, geldik asıl ayrılık vaktine. Bindim otobüse. İrem ve Dilara el ele tutuşmuş bana bakıyorlar. Öpücükler yolluyorlar. Onlar orada gülüyor, ben otobüsün içinde. Cama ellerimi koydum. Dilara'yı Güney kaldırdı ki ellerime yetişsin. Camın ötesinden koydu ellerini ellerimin üstüne. Güney daha fazla taşıyamadı indirdi melek suratlımı. Otobüs hareket edene kadar şebeklik diz boyu. En son otobüsü durdurdu. Son bir kez bana sarılmak için koşuştular otobüse. Girdiler içeri. Tüm otobüs bizi izliyor. Bunlar ne yapıyor amına koyayım bakışları eşliğinde sarıldık, öptük birbirimizi. Tabi Güney yine dışarıdan izliyor bizi sığır herif. Artık yolculuk zamanı. Ben gidene kadar arkamdan el salladılar. Ama en çok Dilara'nın bakışları oturdu yüreğime be. Bana öyle bir bakıyor ki. Gitme diyor resmen bakışlarıyla. Gitmek istemiyorum diye bakıyorum ona. Ama mecburum, biricik dostum. İyi bir hayatımızın olması için sorumluluklarımı yerine getirmeliyim. Sözüm söz. Geleceğime yine yanına. Sonunda küçüldüler. Yok oldular. Göremez oldum. Döndüm başladım ağlamaya, ama nasıl ağlamak. Sanki anamı babamı doğradılar. Millet bana peçete uzatıyor. Ağlama göreceksin yine diyorlar. Ben malık sanki bilmiyorum. Göreceğim yine zaten ama işte yine de tutamıyorsun kendini. 

Diyeceğim o ki, o melek suratlımı çok seviyorum ben. O benim Allah'tan aşağı her şeyim. İki zayıf noktam var. Ablam ve Dilara'm. O ikisi benim hayatımın başlangıcı ve sonu. Hangi noktaya gidersem o ikisi hep el ele beni bekliyor olacaklar. Çünkü onlar beni yüreğiyle seviyor. Dilden dökülen iki basit cümle değil o. Yürekten sevmek her yiğidin harcı değil. Seviyorum sizi. Seviyorum seni, melek surat. Ne olur hiç ayrılmayalım. Yoksa kalbim ölür, sadece nefes alıp veren ölü biri olurum. Aynı erkeği beğensek bile ben sana kakalarım lan. Sıkıntın olmasın. Zaten sevgili değil de dost önemli benim için. Sen önemlisin yani. Senin özleminle yanan bu yüreğimin her gözyaşı sana helal olsun. Kurban olduğum, yegâne varlık. 

Melek suratlıyı çok seviyor bu şapşal panda. 

PANDA ÇIĞLIĞIIIIIII! 

AAAAUUUUUVVVVVVVAAAAUUUUVVVVV!